istanbul beylikdüzü satılık daireler ve insan felsefeleri39

istanbul beylikdüzü satılık daireler ve insan felsefeleri39

 sizlere arkadaslar yine ben ve beylikdüzü satılık daireler yazılarımızı yazdık ve istanbul beylikdüzü satılık daireler dediki incilin ve risâlelerin hâli budur. Yukarıda zikr eta rek bu İncillerde, gerekse (Ahd-i atîk)de ve (Ahd lunan ihtilâflar yalnız bunlardan ibâret değildir. B * lâfların herbiri anlatılsa, cildler tutacağından mı, (Izhar-ul-hak) ve (Şems-ul-hakıka) kıtablarmda bild duğundan, burada dahâ fazla bilgi vermedik. Bu husû^'“^' fazla bilgi almak isteyenlere, protestan ilm adamlarından 1233 [m. 1818] senesinde ta’b edilen (Tahrirâf-i enâcfl) bina ve Selirmacirin 1817 senesinde ta’b edilen (MukaddimJ, tâb-ı Ahd-i cedîd) adlı eserine, Sypherin(Sıfırin) 1832 senesk ta’b edilen (Birinci İncilin aslı) ismindeki kilâbına ve muâsırlar. dan Yor adlı müsteşrikin (İnciller üzerine müâhezât) ismind^. kitâbma ve Şuazer adlı müsteşrikin 1841 senesinde neşr edii^ (Yuhannâ İncili üzerine inceleme) adh eserine ve mu âsu-larmdi Gustav İchtelin îsâ aleyhisselâmın hâllerine dâir yazdığı
kitâba, Stauruz ve diğer [bir çok târîhcilerin] yazdığı eserlere raürâce etmelerini tavsiye ederiz.
Müslimânlann kendisine sarıldıklan. [kendisine uymdansel bi Ue dünyâ ve âhiret se’âdetine kavuşdukian] Kur ân-ı keı™i Allahü teâlânın, (Kur’ân-ı kerîmi biz indirdik ve jine onu u h edeceğiz) meâlindeki Hicr sûresinin dokuzuncu âyetim man şerifi mûcibince, hicret-i nebevivyeden zemânırnıza kadar, ya m nikiyüzdoksanüç [1293] senedir'[Bugün için, bindörtyüzyıımuç nedir] çeşidli mUletlere mensûb müslimânlann ellerinde bmun ğu hâlde, bir noktası dahî fazla veyâ eksik olmıyarak. AUahu [ lanın İlâhî hıfzı ile mahfûz olduğu, herkes tarafmdan tasdik e nûşdir. Hâl böyle iken, beş-on altın ücret [maâş] ile vazifeli old İslam memleketlerine geUp, [İç yüzünü vukarda îzâh etdiğimi^ nstıyanlık ile], sağlam temeller üzerine oturtularak, zemâniB_ kadar aynı doğruluk ve sağlamlığı ile bizlere ulaşan islâmiy mukayese ederek, doğrulukdan, hak din olmakdan nasıb ali hülyasına düşmüş olan bir kaç papazın iddi’âlarma hayret etıJ, den başka ne denilebilir. Bunlann teşebbüsleri, dedikleri gibi, 1 kİ doğruyu Ortaya koymak olsa idi, İslâm kitâblanm lâyıkı ile talea etmedıklermden, bir noktaya kadar ma’zûr görülebiliri Fekat, işin aslı böyle olmayıp, çeşidli safsatalar ve hîleler ile d leri aldatmak ve islâmiyyetden ayırmakdır. İslâm âlimlerinin' dıkları kitâblara ve kendilerine sorduklan süâllere cevâb vere yip, sanki o kitâbları görmemiş gibi, evvelki cehalet [ve inâdlan münâsebetsiz bir şeklde islâmiyyete saldırmakdadırlar. Yalar iftiralarla dolu gizli gizli risâleler, kıtablar te hf etmekde ve el al dan neşr etmekdedirler.
Bir papazın neşr etdiği (Gadâ-ül-mülâhazât) kitabının ikinci bâbının üçüncü faslında diyor ki: (Bu fasi, hıristiyanhğm Îsrâîl oğullan arasında yayıldığı gibi, Muhammed aleyhisselâmın dîni de hıristiyanlık Ufkundan ortaya çıkacak iken, Arabistan putperestleri arasında zuhur etmesi şeklindeki gaıîb mes’elenin açıklanmasına dâirdir. Bütün âlemler Allahü teâlânın mülkü olup, kendi mülkünde “dilediğini yapıcı” olduğunda aslâ şübhemiz yokdur. İlâhî fi’llerinin hepsi hikmetli birer sebeb ile olmakdadır. Rabbânî hikmetinin bir gereği olmak üzere, hazret-i Mesîhin rû-hânî ve dînîmükemmil [temâmlayıcı] olmasına bir hâzırlık olmak üzere, önce Mûsâ aleyhisselâmın şeıî’atini gönderdi. Mûsâ aley-hisselâm, beklenen yerde, bulunduklan zemânda ortaya çıkmasının ve kendi kilisesinin ya’nîcemâ’atinin binâsım buna kâbiliyyet kazanmış olan esâs üzerine koymasının, sübhânî hikmete uygun olması, az bir mülâhaza ile anlaşılabilir. Bunun gibi, eğer hıristi-yanhğın kaldırılması, nesh edilmesi Allahü teâlânın murâdı olsaydı, hem kıyâs gereği, hem de maslahat îcâbı onun yerine dikilecek kâmil ağacın, hıristiyanlık kökünden, ya'nîyeni bir din kabulüne hâzır bulunan yerden ortaya çıkması gerekirdi. Ama, islâmiyyeti binâ ve te'sîs eden zât, ne bir hıristiyan memleketinde doğmuş, ne de İsrâîl oğullan arasında zuhur etmişdir. Bil’aks târihlerin açıkça belirtdikleri gibi, Kâ’be-i muazzamayı üçyüze yakın putlarla dolduran câhil arablar arasından çıkmışdır. Arab tânhlerinden haberdâr olan, vukuf sâhibi kimselerin bildiği gibi, hazret-i Muhammed “aleyhissalâtü vesselam” nübüvvetini bildirdiği, ya’nî dînini i’lâna başladığı vakt, Mekke halkı, adı geçen dîni kabule hâzır değildi. Tam bir zıdlıkla Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğine i’tirâz ve tebligatına muhalefet ve zâtına hakaret ed^^jrdi ki, eğer Ona Ebû Tâlib ve onun hânedânının kuvveti i»^olmasaydı ve sonradan Mekke halkı arasında meydâna fbâlık rekâbeti ve gayretinin, Onun maksadına ulaşma-j[dâna getirdiği fırsat Onun kâbiliyyetine eklenmesey-ıdin, henüz
Putperest ve câhillerin, hidâyete gei teri için, en müke ve en üstün dînin bir defada gönderilmesi mümkin iken merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, islimi, 'J!; sene evvel hıristiyanhğm ve ikibin sene evvel Mûsevîliğin y^İ,, koymadı, ya'nî onlardan önce göndermedi. Dunca zemin te'hîri. sebeb ne idi? Müslimânlar, kendi dinlerinin hak ve Allahü teâi^ rafından gönderilmiş olup olmamasını, bu delilimiz visıtası iie r. hyabilirler) demekdedir.
Gadâ-ül-mülâhazâtın bu yazısı hüJâsa edilirse, üç iddi avı içifr almakdadır;
Birincisi: îsâ aleyhisselâmın dfninin yanı hıristiyaniığuı fazJc ve üstünlüğünün sebebi; onu kabul etmeğe müsâid. şerf'at terbijt oğuUan arasında zuhur etmesi ve Muhammet sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem” dîninin ya'nî islâmiyyetin ise.şe n at terbiyesi görmemiş ve onu kabûl etmeğe müsâid olmıyanput perestler arasında zuhûr etmesidir.
yumuşaklık ve tatlılıkla yayıldığı hâlde,iv ^ tın sertlik, kuvvet ve dünyevî sebeblerJe yayılmasıdır.
Peygamber göndermesi mümkin ve bir dîni merhametlisi olduğu hâlde, üstün ok'
Onun adâfptin,. amıyyeti, diğerlerinden evvel göndermemesinin!
şerî’at ve din terbiyesi görmemiş arap putperestlerini, babalarının ve dedelerinin dînine temâmen zıd, nefslerinin arzûlarma, lezzetlerine büsbütün muhâlif olan bir dîne, ya’nî islâmiyyete da’vet et-di. Resûlullahm “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Peygamberliğini i’lân etmesinden, vefatına kadar yüzyirmidört binden ziyâde sa-hâbe. Onun da’vetini kabûl ederek, seve seve îmân etmişlerdi. Fazilet ve üstünlüğün hıristiyanlıkda mı, yoksa islâmiyyetde mi olduğunu, bu yazımızı okuyan akl sâhiblerinin insâfma bırakıyoruz.
Ebû Talibin elinden geldiği kadar Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” himâye etmeğe, korumağa çahşdığı doğrudur.
Fekat bu, islâmiyyetin yayılmasına ve yükselmesine, zan edildiği gibi, üzerinde durulacak şeklde, bir himâye ve yardım değildir. Bu himâye, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” dînine inandığı için değildi. Akrabâsı olduğundan, yalnız öldürülmemesi ve eziyyet yapılmaması içindi. Çünki, Ebû Tâlib de, îmân etmemişlerden idi.
Bu sırada Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” ba’zılan müşriklerin eziyyetlerine dayanamıyaraİc Habeşistâna hicret etmişlerdi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmla “aleyhimürrıdvân” berâber, her dürlü görüşmelerden men’edil-miş olarak üç yıl boyunca Mekkede mahsûr kaldılar. Allahü teâlâ da, iki defa Peygamberimize, akrabâlannı, yakınlarını tophyarak, dîne da’vet etmesini emr etdi. Şu’arâ sûresinin ikiyüzondördüncü âyetinde meâlen, (Yakın akrabânı Allahü teâlânm azabı ile korkut) buyurulmuşdur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerîmedeki emr mûcibince, akrabâlannı müslimân olmağa da’vet etdi. [Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâlannı toplayınca, (Allahü teâlâya îmân ve itaat ederek, kendinizi Onun azabından kurtarınız. Yoksa bana olan akrabalığınız size fâide vermez) buyurdu.] Hiç birisi îmân etmedi. Hattâ amcası Ebû Le-heb ve zevcesi olan odun taşıyıcı, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ezâ ve cefâda o kadar aşın gitdiler ki, Kureyşin ileri gelenleri ile birlikde Ebû Tâlibe şikâyete gidip; Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” himâye etmekden vaz geçmesini teklif etdiler. Bunun üzerine Ebû Tâlib, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” çağırarak, dîn-i islâma da’vet işinden vaz geçmesi için, nasî-hatlarda bulundu. Bu ve bunun gibi, yüzlerce delîl ile sâbitdir ki, Ebû Tâlibin himâyesi [protestan papazlann iddi’â etdikleri gibi], islâmiyyetin Kureyş kavmi tarafından kabulüne sebeb olmamış-dır.
nm va’di yerine gelmişdir. Bundan Peygamberimizin “sallallabü aleyhi ve sellem” fazflet ve üstünlüğü anlaşılmaz mı? (Mızân-üı, hak)ın müellifi olan papaz, bu müjdeyi başka ma’nâya çekerek te’vîl etmek istemekde ve (bundan maksad, [putperest olan] arab beğlerini Hâcere müjdelemekdir) demekdedir. Gayret ve him. met sâhibi bir hıristiyana: (Senin evlâdın zengin beğler olacak, Fekat mecûsî, putperest olacaklar) denilirse, o kimse bu müjde ile mesrûr olur, sevinir mi? [elbette sevinmez, bil’aks üzülür]. Hâşâ, Cenâb-ı Hakkın hazret-i Hâcere teselli verecek yerde, senden müşrik evlâd gelecek diye müjde vermesi aynen bunun gibidir.
Bir diğer husûs da şudur; Müjde ibâresinde (arab beğleri) diye bir söz yokdur. Fekat, İsmâ’îl aleyhisselâmın neslinin büyük bir ümmet olacağı ve Benî İsrâîlin üzerine gâlib olacağı açıklanmışdır, İslâmiyyetin istanbul beylikdüzü satılık daireler zuhûrundan önce müşrik arablar tarafından Benî İs-râîli kahr edecek bir büyük vak’a olmadığı ve yehûdîleri zelil eden bu vak’anın ancak İslâm dîni olduğu gâyet açıkdır.
İkincisi: Benî İsrâîl Peygamberleri, îsâ aleyhisselâma gelinceye kadar Tevrât ve Zebûrun ahkâmını öğrenir ve öğretirlerdi. Eğer Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" Benî Isrâîl-den zuhûr etmiş olsaydı; Kur’ân-ı kerîmi ve bütün ahkâm-ı iJâhiy-yeyi. Benî İsrâîl âlimlerinden öğrendi diyerek iftirâ edileceğinde, aslâ şek ve şübhe edilmezdi. Peygamberlerin en üstünü olan Re-sûlullah efendimiz kavmi içinde, bir zemân dahî olsa, gayb olmamış ve bir kimseden bir harf dahî öğrenmiyerek, mübarek eline de kalem almamışdır ve Mekke-i mükerreme şehrinde, yehûdî ve hıristiyan da yokdur. Hâl böyle iken, papazlar (Mîzân-ül-hak) ve diğer kitâblannda; Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ticâret için Şâma teşriflerinde Bahîrâ ismli râhibden veya hıristi-yanlann ileri gelenlerinden ilm öğrendiğini i’lân etmişlerdir. Hâlbuki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, amcası Ebû Tâlib ile Şâma gitdiklerinde oniki yaşında idi. Bu husûsu bütün siyer âlimleri ittifâk ile bildirmişlerdir. Râhib Bahîrâ ile mülâkâtı, görüşmesi de ancak birkaç sâatden ibâret idi. Bahîrâ; Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem" dikkat ile bakdıkdan sonra. Onun âhir zemân Peygamberi olacağını anlamışdı. Sonra Ebû Tâlibe: (Eğer hıristiyanlann ve yehûdîlerin ileri gelenleri, bu çocuğun Resûlullah olduğunu his ederlerse, öldürmeğe kasd edebilirler) dedi. Ebû Tâlib, râhibin bu işâreti üzerine, onun sözüne uymuş ve ticâret için götürmüş olduğu malları Busrâ ve civânnda satarak, Mekke-i mükerremeye dönmüşdü. Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” ilm öğretdi denilen râhib; bu kadar ilmi
istanbul beylikdüzü satılık daireler yazdı ve sundu..