istanbul beylikdüzü satılık daireler ve madde bilgileri344 sizlere bugün güzel bilgileri yazan istanbul beylikdüzü satılık daireler diyorki kimyeviyye bi'l-hâssa kayda şâyândır, bunların aşikâr ve fa’âî bir hâle inkılâb ettiklerini yâhûd esâsen âşikâr ve fa'âl olan birtakım kuvvetler sâyesinde [23] meydâna çıktıklarını hâürlatır. Bu ise, mâddenin gâyet küçük eczası arasmdaki ihtizâzlardan başka bir şey değildir. Bundan başka hükm olunabilir ki, pek yakm bir zamânda müstesnasız olarak tekmil kuvvetlerin bir "hareket isti'dâdı"ndan ibâret değil, hattâ bizzât hareket olduğu bilinecektir. Bu sebebden dolayıdır ki, bâbmuzın ibtidâsında bazı sözleri ve mütâla'alan zikr olunan mü'ellifler, kuvveti ba'zen mâddenin bir basit hâssası, bâzen de bir vazifesi ve fa'âliyyeti olmak üzere göstermişlerdir. Bu sözleri hulâsa ederek daha kat'i bir netice istihsâl etmek lâzım gelirse kuvvetin, mâddenin eczâ'-yı cüz'-i ferdiyyesinin bir hareketi demek olduğunu söyleyivermelidir. Bu hareketi kuvvet nâmıyla ayrıca yâd etmek, hakiki yâhûd hctkîki olmaya müsta'idd hareketlerin sebebini izah içindir. Ve ta rîfin esâsı tağyir etmeyeceği âşikârdu. Gözsüz görmek mümkün olmadığı gibi, mâddesiz kuvvet de mümkün değildir; tefekkür uzvu olan dımâğ olmadan tefekkürün mümkün olmadığı gibi.Cari Vogt diyor ki; [24] "Hiç kimse, kozadaki hâssalarm münhasıran kozaya â'id olduğunu ve adali bir lif deki takallüs etme hâssasınm yalnız o life mahsûs bulunduğunu iddi'â edemez"."Hiçbir cismin, hiçbir mâddenin kuvveti yâhûd hâssası, hâricinde değil, dâhilinde, kendindedir. Münâsebet-i kimyeviyyenin cisimlerden ayrı bir mevcûdiyyet olmayacağı fikn, idrâki kâbü olmayem bir nazariyye ve bâtü bir iddi'âdır" (May er).
Basit olduğu kadar da tabfî olan bu mütâla'alardem, felsefe nasıl bir netice istihsâl edebilir? İşte: Âlî ve tabfatin fevkinde bir kuvvet tasavvur edenler, ayra zamânda bu kuvveti hâlik add ederek tahf ati kendi kendisinden yaratüğmı, yani yoktan var ettiğini de iddi'â ediyorlar. Fakat bu iddi'â hakikat ve tecrübe üzerine te'sis olunan "tabiati taıumak" usûlü ile taban tabana zıddır. Ne kuvvet mâddeyi ne de
ebediyyetieri bahsinde uzun uzadıya îzâh edeceğiz. Yokluk keUmesinin ne şahsî ne de gayr-i şahsî {objectivemenl, subjectivement) bir ma'nâsı yoktur. Yok demek, tekmil mevcûdiyyeti inkâr etmek demektir. Yoktan hiçbir şey var olamayacağı gibi, var olan hiçbir şey de yok olamaz.
"Ex nihilo nihîl, in nihilum ınl posse reverti" (Lukretius).
Âlem veyâhûd mâdde kendi hâssalarıyla, kendi tarzlarıyla kendi hareketleriyle -ki biz bunlara kuvvet diyoruz- ezelden beri mevcûddur. Mevcûd olması lâzım gelir. Daha doğrusu: Kâinât mahlûk değildir!
Bunun aksini kabûl etmek, yani kâinâtm mahlûk olduğu iddi'âsmda bulunmak için yoktan bir şeyin nasıl var olabileceğini ve bunun ne sûretle anlaşılması kâbil olduğunu îzâh etmelidir. Bu ise imkân dâhilinde değildir. Kuvveti [26] mâddenin hâlikı tanıyabilmek için îcâb eden şartlardan biri de mâddenin mevcûdiyyetinden evvel kuvvetin ne ile kâ im olduğunun îzâhıdır. Farz-ı muhâl olarak böyle, halk etmek vasfını hâ'iz bir kuvvetin mâddeden evvel mevcûdiyyeti isbât olımsa büe, bu kuvvetin mâddeyi halk edinceye kadar ne yaptığı ve niçin âtd durduğu mechûl ve sebebsiz kalmış olur. Halbûki herhangi vasfı hâiz olan bir şey ilk mevcûdiyyeti ânmdan i'tibâren o vasfm te'sîri tahtadadır. Yani kuvveti hâlik tanıyorsak, mahlûk farz olunan mâddenin dahî kuvvetin mevcûdiyyeti târihinden i'tibâren mevcûdiyyeti lâzımdır. Şu hâlde kuvvet ezelî ise, mâdde de ezelîdir. Aksi takdirde, yani mâddenin daha geç yaratıldığı kabûl olunursa, o zaman kendisine hâlik sıfatı bahş olunan kuvvetin bir müddet bu sıfattan tecerrüd ettiği, ytini âtıl kaldığı iddi'â edilmiş olur ki, bu düşünüş kuvvet fikriyle büsbütün mütenâkız bir neticeden başka bir şey hâsıl edemez. Çünkü kuvvet, fa'âliyyet demektir, "âtıl kuvvet" sözü bir ma'nâyı müfîd değildir. Bundan başka kâ'inâtm hilkatinde üçüncü [27] bir fâ'ilin vücûdunu tasavvur etmek de doğru olamaz. Çünkü hâlâ âlemi hükmü tahtmda tutan bir şey varsa, o da kuvvettir. Ve böyle bir tasavvur, artık hakikati fennen sâbit olan kâ'inâtm ebediyyeti fikrine münâfî düşer. Biraz fen okumuş, tabî' atin kânûnlarmı -velev mehmâ-emken olsun- tammış olan bir kimse bilâ-tereddüd hükm eder ki, kâ'inât böyle bir
Bunlardan başka bir nazariyye daha vardttldTTdr^ olduğu kadar boş ve fâ'ıdesızdu-. Bu nazariyye, birde^e ademden zuhûr eden ve kendi kendini müdrik olmayan bir kuvvetin kâ'inâü halk etmesi (fakat ne için?...) ve sonra kendisi de bu kâ'inâta karışmasıdır. Birtakım feylesoflar kerâmet tarîkiyle keşf olunan bu nazariyyeye inamrlar. Çünkü tabratin hâricinde halk etmek kuvvetini hâ'iz ve dâ'imâ bakî bir kuvvet farz etmekten ise, böyle bir nazariyye ile kâ'inâtı kurmak herhâlde tabratin şimdiye kadar keşf [28] olunan kânûnlarıyla daha ziyâde tevâfuk eder. Ekser dînler dahî bu esâsa istinâd ederler; şu farkla ki, bu kuvvet hilkatden sonra kâ'inâür cüz'leri araşma karışmayıp hâricde ve istediği zamân, bidâyeten vaz' olunan kânûnlan mahva ve tağyire kâ^r bir hâlde bulunur. Bu düşünüş, iman ve i'tikâd vâsıtasiyle kâ inâtia sırlanrun hail olımabileceği zanrunda bulunanlara göre, pek kâfidir. Fakat bügiye rehber olarak aklı ve mantığı kabul edenler, bunun da evvelce söylediklerimizden farkı olmadığını tasdik ederler.
Hâlik add edilen kuvvete zamân fikrinin tatbiki nasıl boş bir netice olduğunu gördük. Fakat kuvveti ademden fırlatıp çıkarmak da aym derecede bir boşlukdan başka bir şey değildir. Mes'eleyi daha vazıh bir sûrette hail etmek için ancak bir tarz kahyor ki, o da hâlik add olunan bu kuvvetin ezelî olduğuna inanmaktır. Şu kadar ki, bu takdirde mâddenin ve daha umûmî ta'bîriyle kâ'inâtın da ezelî olduğuna hükm etmek zarûrî olur. Şimdiye kadar bu husûsda tedkîkler icrâsıyla kâ'inâtın yaratdmasmdaki hakîkî sebebi [291 anlamaya çahşcm birçok feylesoflarm emekleri boşa gitmiştir. Bu vâdî nihâyeti olmayan bir merdivene benzer ki, insan yükseldikçe nihayete yetişemeyeceğini anlamakla beraber, azimet noktasmı da gâ'ib etmek tehlikesinde bulunur. Bütün bu hâUere göre mükemmellikleriyle ve noksanlıklarıyla, terakki ve ric'atieriyle kâ'inâü ezelî ve sebebsiz halk olunmuş farz etmekle berâbei, kuvveti de bu sûretle ezelî ve sebebsiz halk olunmuş farz etmek daha ziyâde ma'kûl ve şimdiki fenle daha ziyâde
kuvvetsiz mâddenin imkânsızlığı ve bunların her ikisimiTdl mahv olmak tehlikesinden pek uzak bulunmasıdır. Şu hâlde hiç kimse inkâr edemez ki, kâ'inât ezelîdir ve kendisinden hâriç bir irâdenin te'sîri tahtmda yaradılmamıştır. Bunun gibi yine kendisinden hâriç bir irâdenin te'sîri altmda mahv olmayacaktır. Mahlûk olmayan mahv olmaktan da uzaktır. [30]
"Mâdde halk edilemez, mahv edilemez" (Cari Vogt).
"Mademki mâdde mahv edilemiyor, halk edilmiş değildir" (Spiller).
"Umumiyyeti i'tibâriyle kâ'inâtm ne sebebi ve ne de hidâyeti vardır. Şu hâlde zevâli de olmayacaktır" (Du Prel).
Her ne kadar bugünkü İlmî ve fennî vukûflarımız sâyesinde mâdde ile kuvvetin aslâ birbirinden ayrılamayacağım idrâk pek kolay görünüyorsa da eskiden beri, yani târihin safhaları arasmda bu idrâk pek de kolaylık ile husûle gelememiş, muhtehf ve müte'addid şekiller kesb etmiş ve birçok hatâlarıyla insâmn zihnini kemire kemire nihâyet bu şekle bürünebılmıştir. Çünkü Grove'un dediği gibi en basît bir idrâk en sonra akla gelendir. Basitlik hakikatin damgasıdır. Bence Jones un îzâh ettiği gibi kuvvete ve mâddeye dâ'ir olan fikirler kendi inkişâfları vâdîlerinde üç muhtelif ve mühim şekil arz etmişlerdir ki, ancak son şekli şimdiki telâkkimizi teşkil eder. [31] En evvel mâdde ile kuvveti birbirinden tamâmiyle ayrı farz ediyorlar ve kuvvete, yani tabî'atin kuvvetleriyle onlann tezâhürlerine birçok isimler veriyorlardı, hattâ her türlü tezâhür ve hareketlerin âlî ve tabfatin fevkinde birtakmı mevcûdlar (bi'l-hâssa allahlar) tarafmdan husûle getüildiklerine kâni' idiler; arz, semâ, su, havâ, rüzgârlar, nehirler, ziyâ, ateş, güneş, zulmet, gündüz ve gece... ilâ âhirihi... hep bunlar, husûsî bir Allah yâhûd bir rûh vâsıtasiyle canlandırılırlar ve her tarafa sevk olunurlardı.
Eski Yûnânîlerin "Zeus" nâmmdaki ma'bûdu gök gürültülerinin ve şimşeklerin hâlik ve âmiri olduğu hâlde, zevcesi bulunan "Junon" yağmura ve bulutlara kumanda ederdi.
Kezâlik "Uranüs" semânın, "Göa" arzm, "Poseidon" denizin, "Efaisutus" ateşin, "Neol" rüzgârın, "Venüs" güzellik ve câzibenin ma'bûdları idiler. Eski Hindlilerde, Çinlilerde [32] MBirblarda, Acemlerde tıpkı
oldukça mühim fikirler serd etmişler, fakat mâddriirw;r arasmda da bir ayrılık bulunduğu iddi'âsmdan vazgeçememişlerdir. Onlarm fikrince, hâricden bir kuvvetin te'sîri olmadıkça maddenin hareketi mümkün değUdi, Aristoteles felsefesine â'id olan bu nazariyye, Descartes'a, hattâ Nevvton'a kadar devâm etmiştir. Fakat bundan sonra madde ile kuvvet arasmda kat'î bir ayrılık yerine, kat'î olmayan bir ayrılık farz edilmeğe başlandı. Bu, yukarıda geçen üç mühim şeklin İkincisidir. Bu şekle göre kuvvet, vezn edilebilen "madde" ile birleşmek mecbûriyyetindedir. Fakat yine tamâmiyle ayn bir mevcûddur. Kendisinin vezni kâbil değildir. Bu tarzda da , düşünüş o zamânlar pek meşhûr olan, fakat bugün tamâmiyle ; terk edilen "ziyâmn intikâli" nazariyyesine meydân verdi. O ı zamân harâreti dahî bir cisimden dîger cisme geçen seyyâl bir | mâdde farz ediyorlar ve elektrikle mıknâtîsiyyeti bu zümreden j ayırımyorlardı. [33] Hattâ harâretin bile bir cismi vardı, ki i ihtirâka sebeb olurdu. On sekizinci asır nihâyetinde müveUidü'l-humûzanm keşfiyle bu nazariyyeler hep birden bâül oldular. O zamânlar sarı kehribârda dahî bir rûh olduğu zann olunuyordu. Bununla berâber Thales bunun ancak bu mâddeye mahsûs olduğunu da söylemiştir.
