beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler22
sizler icin en güzel islam bilgileri hazırlayan beylikdüzü satılık daireler diyorki başka dost edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki evlerin en çürüğü şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi” (Ankebut 29/41).“Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Söyleşinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; ona sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıkla-nndan hiç bir şeye güç yetiremez (elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet
“Yalnızca Allah’ın nzasmı istemek ve kendilerinde olanı kökleş-tirip-güçlendirmek için mallannı infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yapmakta olduklannızı görendir” (Bakara 2/265).
Yukanda açıklamaya çalıştığımız edebi sanat ve belagat içeren bu ifadeler Kur’an’m edebi-belâğat yönünü güçlendirmek suretiyle Arap şairlerinin şiirlerinde kullandıklan benzer edebi sanatlann Kur’an’a nazaran oldukça zayıf ve sönük kalmalannı gözler önüne sermiştir: “Onlann sana karşı getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım” (Furkan 25/33); “Bak senin için nasıl misaller verdiler de bu yüzden nasıl sapıklığa düştüler! Artık hak yolu bulmaya güçleri yetmez” (İsra 17/48). Kur’an, bu yüzden Hz. Peygamber’in en büyük mucizesi olarak kabul edilmiştir. Başka bir ifadeyle Kelam ilminde Kur’an’m mucize oluşu/insanları bir benzerini getirmelerinde aciz bırakması, Kur’an’ın Arap Dilindeki bu tür sanatlan en iyi şekilde kullanması sebebiyledir
Büyük Mutezile kelamcısı Kadı Abdülcebbar, muhkem ve müteşabih konusunda şunları söylemektedir: Muhkem, zahiriyle manası sağlamlaştın 1-mış/zahirinden anlamı açık olarak anlaşılabilen; müteşabih ise, zahirinden manası tam olarak anlaşılamayan, bundan dolayı da anlaşılması için herhangi bir karineye/delile ihtiyaç duyulan ayetlere denir. Bu karine de ya müteşabih durumundaki aynı ayette ya aynı suredeki başka bir ayette ya Kur’an’mbaşka suresindeki bir ayette ya da Hz. Peygamber’in sünnetinde, veya ümmetin icmasmdaki aklî ya da sem’î (vahiy) bir delildir. İşte kendisiyle müteşabihi bilebildiğimiz bu karineyi/delili beylikdüzü satılık daireler muhkem olana taşırız/ hamlederiz (Kadı Abdülcebbar 1965: 600, 601). Muhkemin herkes tarafından kolayca anlaşılması, kelimenin kökeninden de anlaşılacağı üzere manası başka taraflara çekilmesin/gitmesin diye etrafı adeta sağlam duvarlarla tahkim edilmiş, çevrilmiş gibidir. Oysa müteşabihin etrafı, muhkem gibi, duvarlarla çevrilmiş değildir; bundan dolayı değişik/benzer anlamlara kayabilecek/gelebilecek bir yapıdadır. Buna göre, muhkem, yeniden düşünmeye ihtiyaç duyulmaksızın doğrudan zahirinden kastedilen anlama ulaşılabilen, dolayısıyla da akim ilkeleri bağlamında zahirinden başkasına atfedilmesi imkansız olan; müteşabih ise örfi kullanım veya dil yapısından kaynaklanan bir sebepten dolayı, zahiri olarak ifade ettiği anlamın dışında başka bir anlama hamledilmeyi gerektiren lafız-kelime veya ifadelere denilmektedir (S. Yılmaz, Kelam’da Te’vil Sorunu, Ankara 2009, s. 40-51).
Şu halde Abdülcebbar’m bu tanımlamasına göre müteşâbih ayetler, selefi-yenin ve bir kısım Müslüman din bilginlerinin savunduğunun aksine (Ateş '989:2,12), muhkem nasslara dayanmak suretiyle bir
mektedirler. Aslına bakılırsa bu düşünceyi Mu’tezile’den sonra Ehl-i S(in. net kelamcıları da benimsemişlerdir. Bu noktada dikkatimizi çeken husus kelam kitaplarında muhkem ve müteşabih konusunun müfessirler kadar ele alınmadığıdır. Bu konuyu inceleyebildiğimiz kadarıyla Kadı Abdülcebbar Şerhu’l-Usuli”l-Hamse”de detaylı bir şekilde ele alıp tahlil etmektedir, Kadı Abdülcebbar’ın meseleyi tartışmasının ekseninde Kur’an’m -müte. şabihle bağlantılı olarak- bazı kısımlannın zahirinin hiçbir şekilde anlaşı-lamayacağı, dolayısıyla da bunların sadece Allah tarafından bilineceğine dair iddiaları çürütmek maksadıyla verdiği cevaplar yer almaktadır (Kadı Abdülcebbar 1965:603) Abdülcebbar bu konuda temelde iki ayeti ön plana çıkarmaktadır. Bunlardan birincisini konuyu tartışmaya açmak, diğerini ise sorunun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla sunmaktadır. Bu ayetler Al-i İmran Suresi 7. ayeti (Kadı Abdülcebbar 1965; 603) ile En’am suresi 38. ayetidir (Kadı Abdülcebbar 1965: 604). Ali İmran suresi 7. ayeti şu şekildedir:
“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlannın peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan ve de ilimde uzman olanlardan başkası bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.”
Bazı ayetlerinin müteşabih olması hasebiyle Kur’an’m zahirinden anlaşı-lamayacağım ileri sürenlere göre “verrasihune fil-ilmi (İlimde uzman olanlar)” ibaresi “vema yâlamu te’vilehu illallah (te’vilini Allah’tan başka kimse bilmez)” ibaresine ma’tuf değildir. Oysa Abdülcebbar’a göre bu yanlış bir kanaattir. Ona göre “ilimde uzman olanlar” ifadesi “te’vilini Allah’tan başka kimse bilmez” ifadesiyle bağlantılıdır. Buna göre ayetin anlamı “te’vilini Allah’tan ve ilimde uzman olanlardan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar (müteşabihatı anladıkları için) biz buna inandık derler” olmaktadır (Kadı Abdülcebbar 1965:103; Yılmaz 2009: 45).
Abdülcebbar sorunun çözümüne katkıda bulunacağı düşüncesiyle En’am suresinin 38, ayetine başvurmaktadır. Bu ayet şu şekildedir: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızctıı; sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar. ’’
Ona göre ayetteki “mâ farratnâ fı ’l-kitâbi min şeyin" (bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır) ifadesi, Kur’an”ın her sözünün anlaşılmasına
MUHKEM-MOTKŞABİH
gn önemli delil dunıımmdadır. Aksi takdirde, Kur’an’ın “hidayete erdirici (buden), açıklayıcı (Jbeyânen), şifa ve nur" olma vasıflanna gölge düşürülmüş olur. Bunun ise kabul edilmesi imkansızdır. Çünkü Allah Teala jCur’an’m, O’nu anladıklarından dolayı insanlar için “hidayete erdirici (hu-den), açıklayıcı (beyânen), şifa ve nur" olduğunu zikretmektedir. İnsanlar Kur’an’ı ya zahirinden ya da “söz” kabilinden bir karineyle anlayabilmektedirler (Kadı Abdülcebbar 1965; 604).
Abdülcebbar, bu şekilde müteşabih ayetlerin anlaşılabileceğini ortaya koyduktan sonra, ayette kast edilen “ilimde uzman olanlar” dan (müfessir) maksadın ne olduğunu açıklamaktadır: Ona göre sadece Arapça dil bilgisine sahip olmak bunun için yeterli değildir. Bunun yanı sıra, nahiv, rivayet, fıkıh ve fıkıh usulünün de bilinmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Kadı Abdülcebbar 1965: 606). Abdülcebbar, “sizin görüşünüze göre madem ki Kur’an anlaşılmaktadır, o halde neden Kur’an”ı tefsir etmeye çalışıyorsunuz” sorusuna “Hz. Peygamber”in daveti tüm aleme yayılmıştır, Araplarla smırlı kalmamıştır; Biz Arap olmayanlar da Kur’an’ı anlasmlar diye açıklıyoruz” cevabını vermektedir (Kadı Abdülcebbar 1965: 608).
Mâtüridîye’nin de müteşabih ayetlerin anlaşılması hususunda Mu’tezile ile arada bazı farklar olsa da benzer düşünceyi savunduğu görülmektedir. Mâtürîdî’ye göre, müteşâbih ayetlerin anlamlan tam olarak bilinememekle beraber, ilim sahipleri tarafından muhkem ayetlerin ışığmda bazı mana-lan bilinebilmektedir; bundan dolayıdır ki alimlerin, müteşabih ayetlerin anlamlarını bilmek için muhkem ayetlere dayanarak te’vil ve yorumlar yapmalan gerekir. Zira ancak bu şekilde bu tür ayetlerin ne anlama geldiği en güzel şekilde anlaşılmış olur. Mâtürîdî’ye göre müteşabih ayetlerin Kur’an’da bulunmasının iki hikmeti vardır. Bunlardan birincisi, insanları meraklandırmak suretiyle, tefekküre ve incelemeye yöneltmek, diğeri ise ilim sahiplerinin ilim sahibi olmayanlardan üstün olduğunu ortaya koymaktır (Ak 2008; 119). Kur’an ayetlerinin tümünün anlaşılabilir olduğuna Kur’an’daki şu ayet en açık delil durumundadır:
“Elif-Lâm-Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra da her şeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır.” (Hud 11/1)
“(Ey Muhammedi) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytamn kanştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir).
Nesih, sözlükte, “değiştirmek, bir şeyin yerine bir başkasını geçirmek” manasına gelir. Nitekim Nahi Suresi’nin 101 .âyetindeki nesih, "tebdil" olarak ifade edilmiştir; “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz :man-ki Allah neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e "sen ancak uyduruyorsun " derler. Hayır onların çoğu bilmezler. ” Terim olarak nesih, “daha önce vaz edilen bir hükmün sonradan gelen bir hükümle kal-dmlınasıdır (Cürcânî 1987: 296).
Kelam açısmdan nesih, Cenab-ı HakkTn önceki peygamberlere indirdiği vahiylerde yer alan bir hükmü, sonraki peygamberlerin vahiylerinden tamamen kaldırması veya yerine benzerini ikame etmesi” diye tanımlanabilir. Tanımda söz konusu edilen “hüküm” Âl-i İmrân Sûresi’nde de işaret edildiği üzere (âyet: 19, 85) fer’î hükümlerle ilgilidir.
Mu'tezile’ye göre nesih, şer’î bir delille konulmuş bir hükmün, başka bir jer’î delille ortadan kaldınimasıdır. Eğer ikinci delil olmasaydı, birinci delil varlığmı devam ettirirdi. Neshin meydana gelmesi için her beylikdüzü satılık daireler iki delilin de dini olması gerekir, Mu’tezile neshi, aynı şeriat içinde hükümlerin değişmesi değil, farklı şeriatlar arasında meydana gelen hükümlerdeki değişiklik olarak yorumlamıştır.
KidîAbdülcabbâr’a göre Hz. Muhammed (a.s) kendisinden önceki bütün şeraitleri neshetmiştir. Dolayısıyla nesih caizdir. Allah tarafmdan gönderilen dini hükümler lütuf ve maslahat olup, zamanın ve nesnelerin doğa-lannın değişmesiyle onlar da değişebilir. Allah’ın, mükelleflerin yaranna olanm bir zaman bir dinde, başka bir zamanda da başka bir dinde olduğunu
bilmesi akla aykırı değildir. Herhangi bir kimse çocuğunu terbiye ederkt-f, bazen yumuşak bazen de sert muamelenin onun yaranna olduğunu bilj, Yine bu durum, hastalık ve şifa, hayat ve ölüm gerçeklerine benzer, Sankj Yüce Allah bazen bizi hastalandırıyor, bazen de iyileştiriyor, aslında her ikj durum da bizim yararımızadır. Dini hükümlerin neshinin cevazlığı da bu örneklere benzemektedir. Mu’tezile’ye göre Kur’an-ı Kerim nâsih, kendi-sinden önce gönderilen bütün ilahi hükümler ise mensûhtur.
İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe’ye göre Kur’an-ı Kerim’de nâsih ve mensûh, ilahi sıfatlar ve haberlerde değil, sadece emir ve nehiyde cereyan eder (Ebû Hanife 1949: ll).Bu münasebetle, neshin geçerli olduğu alan, usûlü’d-din alanı değil, İslam’ın şeriat alanıdır. Ebu Hanife, neshi, bir şeriat içinde değil, farklı şeriatlardaki hükümlerin değişmesi şeklinde anlamaktadır. Bunu, onun, “peygamberlerin dini (inanç esaslan) birdir. Buna mukabil her resul kavimlerini, kendi şeriatına davet etmiş, kendinden önceki resulün şeriatına uymaktan nehyetmiştir. Resullerin şeriatları çok ve çeşitlidir” (Ebû Hanife, 1949: 11). Nitekim Ebû Hanife’nin risalelerini şerheden Beyâzîzâde {t. 1098/1687) neshi şöyle örneklendiriyor: ... İbrahim (a.s)’ın şeriatında (erkeklerin) sünnet (hitan) olması caiz iken, daha sonra gelen Hz. Musa’nın şeriatında vacip kılınması; Yakup (a.s)’ın şeriatında iki kız kardeşi birlikte nikahlamak caiz iken, daha sonraki şeriatlarda neshedilmesi, vs.”
Ebû Hanîfe’nin hem yorumcusu ve hem de özgün kelami görüşlere sahip olan İmâm-ı Mâtürîdî: '‘‘'Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz” (Bakara 2/106) âyetinin yorumunda nesihle ilgili şunlan söylemektedir:
Mâtürîdî, kendi dönemine kadar olan nesih anlayışlannı özetleyerek şunlan söylemektedir: Neshin ilki, ayetin lafzın değil, hükmün; İkincisi, hem lafzın ve hem de hükmün; üçüncüsü ise, hükmün değil, lafzın neshedil-mesidir. Mâtürîdî ise, neshin asli değil, fer’î hükümlerde olduğunu kabul etmektedir. Ona göre nesih, bir imtihandır. Allah insanları onunla imtihan eder. Allah bir vakitte dilediği kullarına bir hükmü emreder, bir vakitte de nehyeder. Allah bir hükmü kullarından dilediği kimse için bir vakitle nehyetmesi ve diğer bir vakitte de emretmesiyle hikmetinin dışına çıkmış olmaz.
Eş’arilerden Cüveynî neshi, bir başka hitapla, var olan hükmün kaldınima-sına delalet eden hitaptır. Yeni hitap gelmeseydi, var olan hüküm devam edecekti. Var olan bir hükmün sonradan kaldırılması, neshin varlığını zo-