beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler65
sizlere en güzel yazıları yazan beylikdüzü satılık daireler diyoruki İbadiyye dışmda kalan Haricî ftrkalar, kabile zihniyetiyle kendi içim panarak dar bir düşünce ve hayat anlayışını benimsemiş ve bu sebeple lıklarmı devam ettirememişlerdir. İbâdiyye ise bunun aksine çeşitli î mezheplerinin kendilerine uygun düşen anlayışlanndan faydalanma ] oa gitmiş ve devamlannı sağlayacak kaynaklan benimsemişlerdir. Ön anlar, “büyük günah”, “sıfatlar”, “halku’l-Kur’an” ve “ru’yetullah” r lelerinde Mu’tezile’ye, kader konusunda Eş’arîliğe yaklaşmışlardır.Abbasî iktidarmın özellikle Harun er-Reşid ile başlayan d( ^lu’tezile’nin en parlak devri olarak kabul edilir. Bermekîlerin yöne olmasıyla birlikte Mu’tezile’nin önde gelen şahsiyetleri saray \ söz sahibi
Halife el-Mehdi (785), kendi döneminde artan ilhad ve zındıklık hareket nin üzerine, askeri yöntemlerin yanmda cedel kitaplarının yazılmasını rederek İlmî bir tarzda harekete yönelmiştir. Sonraki halife el-Hâdi (7^5! de bu doğrultuda hareket etmiştir. Bu durum rey ekolünün ön plana çık tığım ifade etmektedir. Harun Reşid döneminde İlmî faaliyetlerin devlet desteği gördüğünü söyleyebiliriz. Özellikle vezirlik makamında bulunan Bermekî ailesi Mu’tezilî âlimlere destek olmuştur.
Diğer dinlerle olan mücadelelerde Mu’tezilî âlimlerin başansı onlann ik-tidar nezdindeki itibarını artırmıştır. Me’mun döneminde İbn Ebî Duâd’m halife’ye yakınlığı bilinmektedir. Onun gibi Sümame b. Eşras da yöne-timdeki etkili Mu’tezilî isimlerdendir. Bu şahıslar devletin politikalannda etkili olmuşlardır. Nitekim mihne olayları, ilk defa, İbn EbîDuâdm Halife Me’mun’a (198-218) verdiği tavsiyeler üzerine, hilafetinin sonlarına doğru gerçekleştirilmiştir. Bu iki alim aracılığıyla pek çok Mutezile bilgini saraya yakınlaşmış, içlerinden bazıları önemli memuriyetlere atanmışlardır. Bu durum Mutezilenin dinî rakiplerine karşı üstünlük sağlamalan sonucunu doğurmuştur.
Halife Me’mun 827 yılında Kur’an’m mahluk olduğuna inandığını açıkladıktan sonra, özellikle vezir olarak tayin ettiği İbn Ebî Duâd’ın teşvikiyle Bağdat valisi îshak b. İbrahim’e bir yazı göndererek âlimleri bu konuda sorguya çekmesini, Kur’an’ın mahluk olduğuna inanmayanlarmhukıddehliyetlerini iptal etmesini istemiştir. Harun er-Reşid ile başlayan bu dunun, Mu’tasım ve Vasık döneminde de devam etti. Ahmed b. Hanbel, Nuaymb. Hammad, Muhammed b. Nuh, Ahmed b. Nasr el-Huzaî gibi âlimlerin dı-şmdakiler resmî görüşü benimsemişlerdir. Ahmed b. Hanbel ve arkadaştan ise, “Kur 'an Allah kelamıdır, bunun dışında ilave bir söz söyle)>eme)’iı" tarzında cevap verip resmî görüşe karşı direndikleri için işkenceye manız kalmışlar ve bazılan da öldürülmüştür.
Mutezilenin, muhafazakar âlimler üzerinde on altı yıl (218-34/833-48) kadar devam eden bu baskı ve işkencesi. Halife Mütevekkil Alellah (232-47/847-61) döneminde sona ermiş ve Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemek bir süre yasaklanmıştır. İbn Ravendi’nin Mutezileden ayniması, öte yandan özellikle Mâtürîdî ve Eş’ari ile Sünni Kelam ekolünün kuvvet bulması sonucu Mutezile eski gücünü kaybetmiştir.
Mütevekkil, kendisinden önceki üç halifenin Mutezile’ye vermiş olduğu siyasi desteği çekmiş ve onlan devletin resmî mezhebi olma konumundan çıkarmıştır. Böylece “Halku’l-Kur’an” fetvasını kaldırarak Kur’an hakkın daki tartışmaları (el-cidâl veya el-kelam fı ’l-Kur ’an) yasaklamış, bunun sonucunda da mihne olarak tarihe geçen uygulamaya son vermiştir. Devlet
jairelerinde çalışmakta olan Mutezile’ye mensup memurlar tedricen görevlerinden uzaklaştınlmıştır. Nihayet siyasî olarak tasfiye edilen Mutezile, fücrî ve İçtimaî hayatta da geri plana itilmiştir.
fileri çatışmalann en yoğun olduğu mihne devrinde selef anlayışını aklî esaslara dayanarak savunan ve özellikle “"sıfatlar Allah’ın ne aynıdır, ne Jega}’ndır” diyerek, sıfatlan reddeden Mu’tezile’ye karşı mücadele eden Ebu Abdillah Muhammed Said b. Küllab (v. 240/854) olmuştur. Bağdadî, İbn Küllab’ın Me’mun döneminde halifenin meclisinde İlmî delillerle Mu’tezilîleri zor durumda bırakan bir alim olarak tanıtmaktadır (Pezdevi 1980:206). Aynı dönemde yaşayan ve isimleri İbn Küllab’ın ismiyle birlikte zikredilen Ebu Abdillah el-Haris el-Muhasibî (ö. 243/857) ile Ebu’l-Abbas Ahmed el-Kalanisî (v. 255/869) de sıfatulilah konusunda Mu’tezile’ye karşı mücadeleye girişmişler ve selef akidesini savunmuşlardır. Bu üç alim Ehl-i Sünnet kelamının ilk temsilcileri olarak kabul edilmektedir.
kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı konusunda İslâm mezheplerinin farklı görüşleri mevcuttur. Konu ile ilgili tartışmlann ilk defa Ca’d b. Dirhem tarafından ortaya atıldığı kabul edilmektedir. Bazı ufak farklanna rağmen Cehmiyye, Hâricîler, Mu’tezile ve Şia Kur’an’ın yaratılmış olduğunu kabul etmektedir. Selefiyye ise Kur’an’m hem lafzen hem de manası itibarıyla Allah’ın zâtıyla kâim olduğunu benimsemişti. Ehl-i sünnet kelamcılan ise lafiz ile manayı birbirinden ayırarak kelam-ı nefsinin mahluk olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu meselenin arka planında ortaya çıkış sebeplerini dört noktada toplayabiliriz:
1.Tevrat’ın yaratılmışlığından hareket eden görüş (Yahudi etkisi),
2,Hz. İsa’nın ulûhiyetini kanıtlamak için Kur’an’da Hz. İsa’nın “keli-metullah” olarak nitelendirilmesinden hareketle ilahi kelimelerin yani Kur’an’ın mahluk olmadığı görüşünü ortaya atan Hıristiyan ilahiyatçı Yuhanna ed-Dımeşkî’nin görüşüne karşı çıkış.
. Yunan felsefesindeki “logos” kavramına bağlı olarak çıktığını iddia eden görüş (bu görüş, bir önceki maddedeki problemle iç içedir),
İlahî sıfatlann ezelî veya hâdis kabul edilişine bağlı olarak yapılan tartışmalardan kaynaklandığını belirten görüş.
Arap beleğatını, me‘âni ve bedi’ ile birlikte oluşturan beyan ilminde “sözü ea güzel ve en beliğ şekilde ifade etmek için” mecaz, teşbih ve temsil gibi sanatlar kullanılmaktadır. Bu şekilde kişi manayı daha farklı usul ve metotlarla açıklama melekesi elde eder. İfadelerdeki güç ve açıklık derecesi teşbih, mecaz, istiare v.s. ile değişir ve dinleyende daha güçlü bir tesir biralar. Manamn üzerindeki kapalılık/perde bu şekilde ortadan kalkmış olur (B. Köseoğlu, “Kur’an’da Beyan Kavramı”, 2006, s. 29; Cahız, el-Beyan, Beymt 1993,1, 84). Kur’an’da mecaz, teşbih ve temsil sanatlan oldukça fazla kullanılmaktadır. Bunun amacı, Araplann günlük konuşmalannda bu tür sanatlara çok yer vermelerindendir.
Mecaz: Çoğu zaman istiare olarak da kullanılan “Bir yeri yürümek suretiyle geçmek, yol kat etmek anlamındaki cevz (cevâz) kökünden isim veya masdar olan mecâz, asıl manasından alınıp bir ilgi ve karine ile alakalı bulunduğu başka manaya nakledilen lafız demektir” (Kelam Terimleri Sözlüğü, B. Topaloğlu-Î. Çelebi, 2010, s. 207). Mecaz daha açık bir ifadeyle herhangi bir lafzın kullanıldığı ilk anlamın dışında kullanılmasıdır. Bir lafzın haidki, daha doğrusu ilk anlamımın dışında kullanılmasının bazı koşullan vardır. Bunlardan en önemlisi, “onun hakiki manada kullanılmasına engel tqkil edecek sahih bir delilin, beyan ilmindeki ifadesiyle bir “karîne”nin olmasıdır (i. Useymin, Fıkıh Usulüne Giriş, çev. M. B. Eryarsoy, İstanbul, s. 12), Bundan başka, lafzın mecaz anlamı ile hakiki anlamı arasında bir ilişkinin mevcut olması gerekir. Bu ilişkiye beyan ilminde “alaka” adı verilmektedir. Bu alaka şayet müşabehet, yani benzerlik ise, bu tür mecaza, kahramanın aslana benzetilmesinde olduğu üzere, “istiâre”; mecaz, keli-
melerde ise, “mecaz-ı mürsel”, şayet mecaz isnada ise bu tür mecaza dj “aklî mecaz” adi verilmektedir.
Ebu İshak el-İsferâyîni’ye göre Kur’an’daki ifadelerin hakiki ve mecaz olarak ikiye ayrılması diye bir şey söz konusu değildir. İbn Teymiyeve öğrencisi İbn Kayyim el-Cevzi ise bu tür bir ayrımın ilk üç nesil sonrasında suni olarak üretilen bir olgu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak alimlerin çoğunluğuna göre Kur’an’da mecaz ifadeler bulunmaktadır. Bu | da gayet doğaldır. Zira Arap Dili en güzel ve en fasih olarak Kur’an’da | ifadesini bulmuştur. Bundan dolayı da Kur’an’da Arapların kullandıkları [ tarzda edebi sanatların bulunması gayet tabidir. Bu diğer tüm dillerde de ! bu şekildedir. Mecaz da dilin edebi yönünün göstergesi durumundadır, ' “Çünkü mecaz Kur’an’a güzellik katmakta, Kur’an’ın anlamını zengin- ‘ leştirmektedir” (Sis. Kelam, İlitam yay., s. 194). Kur’an’da bu bağlamda bir çok mecazi ifadeyle
Yukanda Bakara 149. ayette geçen “yüzünü-kendi zatını çevir” ifadesi I “bedenini çevir”; “Allah’ın ipine sanlın”; “Allah’ın Kur’an'da bildirdiği emir ve yasaklara sanlın”; “Allah’ın yüzünden başka her şey fanidir" ise j “Allah’ın varlığından-zatından başka her şey fanidir, sadece Allah bakidir" anlamına gelmektedir. Görüleceği üzere Kur’an ayetlerinde bu şekilde mecaz sanatının kullanılması Onun ifadelerinin edebi yönünü çok daha fazla kuv'vetlendirmekte ve insanlar üzerinde daha kalıcı tesirlerin oluşmasına etki etmektedir.
Teşbih: “Ş-b-h kökünün tef’il kalıbından gelen teşbih, benzetmek, benzen ve dengi olduğunu söylemek demektir. Kelam literatüründe Allah ile yaratılmışlar arasında gerek zat gerekse sıfatlar açısından benzerliğin bulunduğu ihtimalinin bertaraf edilmesi için olumsuz cümle şekilleriyle kullamlır”.
Teşbihte, üç unsur söz konusudur Bunlardan birincisi müşebbehun, benzetilen; İkincisi müşebbehun bihi, kendisine benzetilen; sonuncusu ise, veehu şebehin, benzetme yönüdür. Bazen benzetme yönü açıkça zikredilmeyebi-lir (N. Bolelli, İstanbul 2000).
oldukça fazla başvurdukları benzetmeler yardımıyla “ilahi mesajın daha jjplaşılmasını” sağlamaktadır. Teşbih sanatı, diğer taraftan Kur’an’m olmasını engelleyip. Ona canlılık kazandırmaktadır. Okuyucunun şekilde derin bir tefekküre dalmasını temin etmektedir. Kur’an’da teş-^itı mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır;
“Gerçek dua O’nadır. O’nun dışında yalvanp durdukları ise onlara hiçbir şeyle cevap veremezler. Onlar olsa olsa ağzına su gelsin diye iki avucunu açana benzer ki, o, ona gelmez. Kâfirlerin duası hep bir sapıklık içindedir” (13/Ra’d 14);
“Yahut (onların dummu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuşun hali) gibidir. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklanna tıkarlar. Oysa Allah, inkârcılan tamamen kuşatmıştır. O şimşek ner-deyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir” (2/Bakara 19-20).
“Ona iki yolu gösterdik. Fakat o, o sarp yokuşu aşmaya çaba göstermedi. Sen o sarp yokuş nedir bilir misin? O, köle azat etmek, veya kuvvetli bir kıtlık gününde Yakınlığı olan bir yetime veya hiçbir şeyi olmayan yoksulu doyurmaktır. Sonra da iman edip de sabn tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.”
Temsil: Kıyasu’l-gaib ale’ş-şahid de denilen temsil, iki mevcudu birbirine benzetme (Özervarlı 2008; 20) ilkesinden hareket edilerek yapılmaktadır. Bu tür temsilde iki varlık birbirine benzetilmek suretiyle birinden diğerine ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bu da daha ziyade görünmeyenin görünene kıyas edilmesi şeklinde olmaktadır. Buna göre, “duyular ötesine ait bir şey hakkında duyular dahilinde bulunan diğer bir şeye benzetme yapmak suretiyle hüküm” verilmektedir.
Kur’an’da ise temsil, teşbih sanatına çok y2ikın bir tarzda oldukça fazla kullanılan edebi bir sanattır. Bu da bir şeyin başka bir şeyle örneklenmek suretiyle anlatılmasıdır. Ancak Kur’an’daki temsil örneklerine bakıldığm-«labunlann teşbihten ayırt edilmesi oldukça zordur. Kur’an temsili (örnekleme) insanlar hakikatleri daha iyi anlasınlar diye kullandığını açıkça ŞU şekilde zikretmektedir: “îşte biz bu temsilleri insanlar anlasınlar diye getiriyoruz. Fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilirler” (Ankebut ^9/43). Allah Teala temsil sanatına o kadar önem vermiştir ki, bu konuda sivrisineği bile örnek vermekten kaçınmadığını zikretmektedir (Bakara b). Kur’an’da bu bağlamda bir çok temsil (örnekleme) mevcuttur. Bun-