beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler77
sizlere en güğzel yazıları yazan beylikdüzü satılık daireler diyorki “Ey insanlar\ Bakın size Rabbinizden kesin bir bürhan geldi. Size apaçık bir ışık (nur) indirdik” (Nisâ 4/174).Bürhan, hakkın batıldan, gerçek olanın sahteden aynlmasını mümkün kılan kesin delil ve hüccettir. Bürhanın temel özelliği, gerçeğin zorunlu olarak kabulünü sağlamasında yatmaktadır. Kur’an’ın bir kitap olarak ad-landınimasının ötesinde, gerçeği arayışta bir ışık/nur olarak nitelenmesi bu hüccet oluşuyla doğrudan ilişkilidir. Dinde hem akıl hem de peygamberin gönderilmiş olması hüccettir. Akıl, dinin varlığına ve Allah’ın birliğine, ulûhiyetine ve rubûbiyetine hüccettir. Peygamberin gönderilmiş olması ise, ibadet ve şer’î konularda hüccettir (Mâtürîdî 2005-2010: IV/I12).Hem aklın hem de Kur’an’m hüccet olarak adlandırılması, dinin dogmatik kabullerden oluşmadığını gösterir. Bu dogmatikliğe en büyük meydan okuma, dinin ana kaynağının hiçbir şüphe taşımayan açıklıkta ve iç tutarlılıkta olduğu yönündeki şu beyandır:
“Bu Kitap kendinde hiçbir tutarsızlık (rayb) barındırmayan bir içeriğe sahiptir” (Bakara 2/2).
Aynı şekilde, Allah’ın Hak olması ve indirdiğini Hak ile indirmesi ve bu Hakkı beyan edecek gücü insana vermiş olması (Rahman suresi ilk 5 âyet), dinin içinde sorgulanamayan, sorgulandığı zaman tutarsızlığı ortaya çıkacağından korkulan bir alanın bulunmadığını gösterir. Kur’an kendini ilim olarak niteler. İlim ise hakikati içerir ve hakikatin araştmimasına teşvik eder. İnsanın beyan gücü de, ilme dayanır (‘allemehu’l-beyân). Dindeki bu ilim ve beyan vurgusu, dinin salt üzerimize giydiğimiz bir kimlik değil, aksine bir hakikat arayışı olduğunu gösterir.
Varlığın devammı sağlayan bütün bilgi, varlık ve ahlak yasaları, dini açıdan bakarsak, kendinde bir hikmet taşır. Alemin yaratılmasındaki hikmet, yazılan bir metindeki niyet gibidir. Hikmet, bilgisel olarak hakikatin açığa çıkanlmasım ve batıl olan her şeyden arındırılmasını; ahlaken, iyi ve yararlı olan eylemlerin yapılarak, iyiliğin hâkim olduğu bir varlık alanının yaratılmasını gerektirir.
MATÜRİDİ NİN KUR AN YORUM YÖN71Mİ
I g Âyetlerin Bağiamsal Okunması: İçtihatla Nesh ^{âtüridî, Tevbe suresi 60. âyette yer alan kalpleri İslam’a ısındınlanla-fj, zekat gelirlerinden pay venneye Hz. Ömer'in kendi reyine göre son yermesi”' nesh şeklinde değerlendirmekte ve bunu içtihadı nesh olarak (;a\T^msallaştımıaktadır (ve fi 'l-âyeti delâletti cevâzi ’n-neshi bi ’l-ictihâd) !^<âtürîdî 2005-2010; Vl/392). Ancak dikkatten kaçırılmaması gereken husus şudur; Mâtürîdî içtihadı nesh kavramsallaştırmasına giderken, neshin birçok türünün olduğunu söylemektedir. Bir Kur’an âyetinin Kur’an âyetiyle neshedilmesi; Kur’an âyetinin hadisle neshedilmesini, yeni bir hüküm konulması şeklinde; Kur’an âyetinin insan içtihadıyla neshedilmesini ise hüküm içeren bir âyetin/nassın farklı şekilde yorumlanarak başka bir ifadeyle yüklenen anlamı kaldırarak yeni bir hükme konu edilmesi şeklinde açıklamaktadır (Mâtürîdî 2005-2010; VT/392). Bu yeni anlamın yiUclen-mesi, şartlann değişmesiyle ilişkilendirilmektedir.
Mûslümanlann azınlıkta bulunduğu, îslam’m da zayıf olduğu zamanlarda, Hz.Peygamber çoğunluğu teşkil eden güç sahibi münafık önderlere, kalplerini İslam’a ısındırmak amacıyla {müellefe-i kulûb) toplanan zekattan pay ayınrdı (Mâtürîdî 2005-2010; VI/391). Mâtürîdî meselenin perde arkasını şöyle aktarmaktadır; Akra’ b. Haris ve Uyeyne b. Fulan, peygamber döneminde kendilerine mal verildiğini söyleyerek, kimsenin ekip biçmediği bir arazinin kendilerine tahsis edilmesi talebiyle Hz.Ebu Bekir’e gelmişlerdi. Hz.Ebu Bekir de bu talebi uygun bulmuş, şahit olarak da Hz.Ömer’i yazmıştı. Hz.Ömer o anda orada olmadığı için, bu iki kişi bu şahitliğin tasdiki için Hz.Ömer’e gitmişlerdi. Ömer de ellerinde bulunan ve arazinin onlara tahsisini gösteren kağıdı ellerinden alıp okuduktan sonra yırtıp atmıştı. “Hz.Peygamber, Müslümanların zayıf olduğu bir zamanda size bu payı ayınyordu ama artık İslam izzet kazanmış, Müslümanlar güçlenmiştir, zekattan size pay falan yok” diyerek adamları reddetmiştir. Hz.Ebu Bekir de Ömer’e muvafakat etmiştir. O zaman bu olayı örnek bir vaka olarak alabilir ve bu iki sahabinin uygulamasını kendimize birkaç yönden şu şekilde hüccet/delil gösterebiliriz (Mâtürîdî 2005-
Âyette bir hükmün konulmasına sebep teşkil eden illet ortadan kalkmcg hükmün değişeceğini gösteren içtihadı nesh söz konusudur.
1.9. Mevcut Kelamî Terminolojiyi Yeniden Kavramsallaştırma Mâtürîdî, bir Kelamcı olması sebebiyle, Kelam’da klasik bir anlam kaza, nan terimlere, Kur’an’ı yorumlarken yeni anlamlar yükleyerek, geliştir], len mevcut çözümün dışında yeni çözümlemeler yapar, örneklemek üzere birkaç yeni kavramsallaştırmasma göz atalım: Kesb Teorisi: Eş’ari’nia kesh teorisi ne kadar karmaşıksa, Mâtürîdî’nin bu konuda söyledikleri o kadar anlaşılırdır. Kesb teorisinde, insanın bir eylemi yapmasından önce fiile ilişkin kudretin fiille mi fiilden önce mi varolduğuna ilişkin tartışmada bütünüyle farklı bir çözümleme getirerek, bir anlamda orta yolu bulan bir çözüm önermektedir: Fiilden önce var olan kudretin, fiilî bir kudret değil ‘sebep’ yahut ‘hal kudreti’ denilen potansiyel bir kudret olduğunu ve bu kudretin Allah tarafından yaratıldığını, insandan yapılması istenilen fiillerin insanın bu ‘hal’ yahut ‘sebep’ kudreti dikkate alınarak talep edildiğini; fiilin işlenmesi anında ise bu kudretin insana ait olduğunu göstemıek üzere ‘fiilî’ bir kudret olarak adlandırıldığını söyleyerek, kesb yahut kud-
retle ilgili söylemini bilinen Kelami şablondan farklı bir tarzda ifadelendir-
334 mektedir (Mâtürîdî 2005-2010; 11/227). ''^Orada apaçık belgeler, İbrahimin
makamı vardır. Kim oraya girerse güvende olur. Oraya güç yelirebilen
(istetâ'a) insanlara Allah için Evi haccetmek gerekli olur. ...” (Al-i İmrân 3/97) âyetinde geçen ‘istitaat’ kelimesinin ne anlama geldiğini soran sa-habilere Hz. Peygamber “azık ve binek” şeklinde cevap vererek, (Şevkâni tsz.; 5/12) istitaatin, bir eyleme girişmeden önceye ait bir ön hazırlığı ve potansiyeli içerdiğini göstermiştir. Bütün şer’i teklifler insandaki potansiyel istitaat (güç yetiriyor olma) hali dikkate alınarak yapılır (Mâtürîdî 2005-2010; II/227).
a.Kur’an’ın Mahlukluğu Meselesi; Kur’an’ın mahluk olup olmadığı tartışmasında da Allah’ın kelamı’nın niteliğini irdelerken yine orta yolu bulmaya dönük olarak, Allah’ın henüz fiil haline çıkmamış kelamını kelam-ı nefsî; lafızlara bürünmüş olan halini ise kelam-ı lafzî şeklindeki formülasyonu da Kelam literatünde ilk defa dile getirilmiştir. Bir meseleyi tartışırken, mevcut şablonun dışına çıkarak ve terimin semantik tahliline dayalı olarak yeni bir çözüm önermesi, Mâtürîdî’ye has bir yöntem olarak karşımızda durmaktadır. Bu semantik yöntemin Ebuî Mu’in en-Nesefî’de de aynıyla korunduğunu görmekteyiz.
b.Mütevatir Haber: Mâtürîdî’nin benzer bir tutumunu mütevâtir haber tanımında görebiliriz. Mütevâtir’in kendisine kadar yapılan tanımında.
•'yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun aktardığı haber” şeklindeki tanımı, “Peygamberin dışında hiç kimse bu şekilde tanımlanamaz, sadece Hz.Peygamber verdiği haberde (Kur’an’ın mesajını insanlara aktannada) yalan söylemez,” diyerek bu tanımı, “yalan üzere birleşmeleri mümkün olan bir topluluğun aktardığı haber” şeklinde de-ğiştimıiştir.
t, Delillendimie Tarzları; Maturîdî, Kelam literatüründen aşina olduğumuz delillendirme tarzlarından çok farklı delillendirmeler geliştirmektedir. Örneğin Allah’ın varlığının delilleri, olarak bütün Kelam kitaplarında öne çıkarılan delil havuzunu genişletmekte ve Allah’ın ulûhiyetinin, mbûbiyetinin ve tedbîr’inin (yönetiminin) delilleri şeklinde başlıklar açmaktadır.
d. Ölçüde Adaletten, Düşüncede Adalete: Yeni kavramsallaştırma örneklerinden biri de şudur: Yaygın olarak ölçüde adil olmayı talep eden âyetleri (İsra 17/35) yorumlarken, ölçüyü, hakiki anlamında ölçülebilir ve tartılabilir olan maddi nesnelere atıfla yorumlayan bilginlerden farklı olarak Mâtürîdî ölçüye mecazi bir anlam da yüklemekte ve bunun ‘düşüncede ölçü’yü içerdiğini söyleyerek bu âyet üzerinden içtihat nistihsam temellendirmektedir (Mâtürîdî 2005-2010: VIII/274). Ona göre, takdir hakkını içeren bu ölçüde önemli olan, Kur’an’m kıstâs-ı müstakim dediği en doğru kriteri işleterek her anlamda hak ve adaletin tecellisini sağlamaktır. Mâtürîdî, insanlar arasındaki ilişkilerde hâkim blınması gereken kıstâs-ı müstakîm’den kastm adalet, denge, bilgi olduğu yönündeki görüşlere atıfta bulunmaktadır, e. Hükm; Adil Yargılamadan Adil Yönetime: Mâtürîdî yaygm olarak adaletle hükmetmek yahut adil yargılama olarak anlaşılan ‘hükm’ terimini yönetim olarak kavramsallaştırmakta ve ilgili âyetten yönetimde insanlara eşit muamele bulunma sorumluluğunu çıkarmaktadır: Kısacası, yargı adaleti olarak yorumlanan ‘hükm’ (Nisa 4/58) terimini Mâtürîdî, yönetim adaleti olarak anlamaktadır. Zira yargılamada adil davranılması gerektiği açık bir hakikattir. Ama yönetimde farklı etnik ve dini kökene sahip insanlara eşit muamele etmede aynı hassasiyet gösterilmeyebilir. Bunu dikkate alarak Kur’an, vurgusunu bütün halkı ilgilendiren yönetime çekmektedir. Mâtürîdî, iktidar erkini elinde bulunduranların, mü’min ya da kâfir hangi inançtan olursa olsun halka eşit muamelede bulunmalannın gereğine işaret etmektedir:
Allah insanlan yönetirken adil olmanızı emreder” hükmü, adil yönetim ''«liyakata göre görev dağılımını öngörmektedir. Hem yönetimde hem gö-rev dağılımında hem de karşılıklı güveni gerektiren
kim kılınması, Allah’ın insanlara bir lütfü olarak sunulmaktadır. Yönetü de adalet ve emanetlerin layık olan insanlara verilmesi, toplumsal ba için o kadar önemlidir ki Allah âyetin sonunda işiten ve gören olduğu hatırlatarak, bunlann sağlanması için insanlar üzerinde manevi bir otor kurmaktadır.” (Mâtürîdî 2005-2010: III/287).
Tartıştığı konularda gelenekselleşmiş tartışma şablonunu takip etmemi ve okuyucusunu her an yeni bir yorumla buluşacağı heyecanına sokma Mâtürîdî’nin Kur’an yorumunda semantik ve te’vîl yöntemini kullanır sıyla ilgilidir. Kur’an lafızlannın sonsuz bir anlam dünyasmı temsil etti lerini kabul eden te’vîl yönteminde, okuyucu kendi aklmm ve tecrübesin yarattığı yorum gücüyle bu anlam dünyasımn kapılarım
Kelam ın tarihi seyri açısından, h. II. ve III. asırlar, bazı fikri hareketle ortaya çıkması bakımından kayda değerdir. Hulefa-i raşidin döneminde Osman’ın şehid edilişi, ve özellikle Cemel ve Sıffm olaylan sonucu | deme gelen büyük günah (el-Kebire) ve onunla bağlantılı olarak tcûot ilahi/kader problemi, dış kültürlerin de etkisi altında Müslümanleınn k sim, tarih boyunca hep meşgul etmiştir. Adı geçen problemlerle ilgili rak, ilk defa ortaya çıkan gruplar arasında Hariciler, Mürcie ve Mute vb. gruplar, biraz da selefin hoş karşılamadığı tarzda, çözüm üretmeye lışımşlardır. Nihayet III. asra gelindiğinde, bu çeşitli dini ve felsefi tartı veaçıklamalarm tesiri altında, selef çizgisinden metot bakımından ayrı durumunda kalan ilk Ehl-i Sünnet mübeşşirleri, yavaş yavaş selef yoh Kelam ilminin kapılarmı aralamaya başlamışlardır.