beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler34
evet sizlee en güzel bilgileri yazan beylikdüzü satılık daireler çok çalıstı ve bu yazıları haızrladı beylikdüzü satılık daireler ddiki “Âyet öncelikle Allah’ı, ölümden sonra dirilmeyi ve elçileri inkâr Mekkelilere hitap etmektedir. Zira Mekke müşrikleri üç gruptan oluşmak taydı: Bir grup Allah’ı ve tevhidi; bir grup öldükten sonra dirilmeyi; başka bir grup ise elçileri inkâr ediyordu. Bu âyet hem Allah’ı, hem ölümden sonra dirilmeyi hem de elçilerin varlığını ispat eden bir içeriğe sahiptir (Mâtürîdî 2005-2010: XII/24). Gece ve gündüzün, ayın ve güneşin ve benzeri bütün varlıkların tek bir Varlığın koyduğu yasalarla ve yine tek bir Varlığın sağladığı dengeyle, ne bir eksik ne bir fazla, işlemeye devam etmesinde, Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri vardır. Zira bütün bunlar, her şeyi planlayıp yaratan ve yarattıklannın bir denge ve yasa üzerine devamlarım sağlayan bir Varlığın yarattığı ve yönettiği bir alanla bizi karşılaştırmaktadır. Planlayan, yaratan ve yaratmayı sürdüren tek bir Varlık değilde varlığın kendisi olsaydı varlıktaki bu standart düzen bozulur, farklılaşmalar ve kaos olurdu. Tek bir Varlığın değil de bir çok varlığın tasarrufunda olmuş olsaydı anılan varlıklar için belirli bir zamanda bahsedilemez, bazen ileri gider, bazen geri kalırlardı; bazen değişiklik gösterir bazen kendisinden bekleneni gerçekleştirmez başına buyruk davranırlardı. Aym güneşin, gece ve gündüzün bitişik oluşu ve şaşmaz bir şekilde varlığa devam edişi hem planlama hem de yürütmede tek bir Varlığın etkinliğinin göstergesidir, birkaç varlığın değil.Gecenin bütün varlığıyla ortadan kaybolması, gündüzün bütün etkileri ve görünümleriyle çekip gitmesi, benzer şekilde güneşin bütün varlığıyla kendini gösterirken kaybolup gitmesi ve hemen ardından başka bir gerçekliğin (ayın) hayat bulması, ölümden sonra dirilmenin delilidir. Zira bu süreçlerin her biri birer dirilmeden ibarettir. Bütün bu olup bitenlerin planlandığı bir dünyada insanlann bu planın dışında bırakılması, kendilerine bu düzenin iyi işlemesini sağlayacak emirlerin ve yasaklann gelmemesi ve bütün bun-lann bir imtihan vesilesi olarak planlanmaması düşünülemez. O halde bu emirleri ve yasaklan insanlara bildirecek, haklarından ve sorumluluklarından haberdar edecek bir elçinin gönderilmesi gereklidir. Bilgi ve hikmet sahibi bir Yaratan bu şekilde kuşatıcı bir yönetim sergiler.
1.5.Yaşanılan Anın Zihnini ve Sorunlarını Dikkate Alan Bağlamsal Yorum “Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar’’ ifadesinde iki incelik var: birinin bütün izlerinin silinmesinin diğerinin gelme sebebi oluşu yahut birinin izlerindeki artışın diğerinde azalmaya sebep olması. Birinin saatlerinin diğerinin saatlerine dahil edilmesi. Bu da Seneviyye’nin (düalistle-
rin), “hayrın yaratanı şerrinkinden farklıdır; nur, hayrın yaratanının eseriy-j-en; karanlık, şerrin yaratanının eseridir”, söylemini ortadan kaldırmaktadır. Seneviyye’nin dediği gibi karanlık ve ışık arasında böyle bir çatışma olmuş olsa ve her biri başka bir tanrının eylemi olarak öne çıkıp diğerini yerinden etmiş olsaydı, karanlık ve ışık arasında, düşmanlar arasındaki ilişimden bahsederken dediğimiz gibi bir mağlup etme, boyun eğdirme gibi bir ilişki söz konusu olurdu ve bir kere mağlup olan bir daha da kendine gelip işlevini yerine getiremezdi. Ama gece ve gündüz arasında böyle bir çatışma, mağlubiyet-galibiyet ilişkisi olmadan her biri vakti gelince kendisi için tayin edilen işlevi gördüğüne göre tek bir Varlık her ikisini de kontrol ediyor demektir (Mâtürîdî 2005-2010: XII/26).
Birinci pasaj âyetin indiği nüzul ortamını dikkate alan bir yorumu içermektedir. İkinci pasajda derin bir akıl yürütmeye şahit olmaktayız. Üçüncü pasaj ise Mâtürîdî’nin yaşadığı ortamda var olan farklı inanışların algısını öne çıkanp onlan reddeden bir yorum geliştirmektedir. Böylece Kur’an âyetlerinin indiği ortam, yorumcunun yaşadığı ortamla rasyonel bir zeminde birleştirilmiş olmaktadır. Bu rasyonel tahliller, Kur’an’ın salt tarihsel bağlamlara dayalı olarak okunmaması gerektiği, bunları aşan daha geniş bir anlam evrenine sahip olduğunu göstermiş olmaktadır.
1.6.Akla ve İnsan Fıtratına Yaslanan Bir Yöntem: Rasyonel Teoloji Mâtürîdî, A‘râf sûresinin 157. âyetini yorumlarken rasyonel bir teolojinin temellerini de atmaktadır. Allah’ın elçisi vasıtasıyla insanlara emrettiği iyi, akim da iyi {ma ’rûj) dediği şeydir. Yasakladığı çirkin şey {münker), akim da çirkin dediği şeydir. Temiz olan şeyler aklın da temiz dediği, çirkin gö-riip haram kıldıklan, aklın ve insan fıtratının çirkin gördükleridir (Mâtürîdî 2005-2010: VI/81) Kur’an mesajı bu yeni kültür ortamına girdiğinde, insan fıtratına ve aklına aykırı olarak yasaklananları yeniden serbest bırakır (Mâtüridî 2005-2010: VI/82).
İnsan, aklı ve sezgileriyle iyiyi-kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı-za-rarlıdan ayırt edebilme yeteneğindedir. Zira “Allah insanın yapısına neyin iyi neyin de kötü olduğunu bilme yetisi yerleştirmiştir” (Şems 91/8). Hanefi fakihlerin çoğunluğu namaz ve orucun vakti, namazda rek’atlann sayısı ve namazın kılmış şekli gibi teabbudî yani sem’î/şer’î konular hariç iman, hiför, zina, içki gibi fiillerin aklî olduğu, aklın bunların iyilik ve kötülüğünü şer’i tebliğ olmadan da bilebileceği, ancak bu bilginin o fiilin emredilmiş veya yasaklanmış sayılmasını, dolayısıyla teklifi gerektirmeyeceği görüşüne sahiptirler. Dolayısıyla vahiy gelmeden önce, insan sağduyu ve fıtratıyla hakikati keşfetme kudretindedir.
Mâtürîdî yorumlarında, doğal/sezgisel ahlak anlayışı sergilemektedir, Pgy gamber gönderilmese bile insanın hakikati kendine verilen doğal yetileri^ keşfedebileceğini, Nisa sûresinin 83. âyetine dayanarak temellendirmeiç tedir.
Bu âyet, vahiy olmadan ve peygamber gönderilmeden de insanlann akıl vicdan ve sağduyularını kullanarak hakikati keşfedebileceklerini bir ön kabul olarak insanlann önüne koymaktadır. Mâtürîdî, “Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç şeytana tapardınız” (Nisa 4/83) âyetinde geçen fazl terimini Peygamber, rahmet terimini vahiy olarak yorumlamakta ve şöyle demektedir:
“Allah peygamber ve vahiy göndermese bile, çoğu şeytana uyduğu halde az da olsa insanlann bir kısmı akıllanyla hakikati keşfedebilirler ve şeytana uymazlar.
Aklını kullanarak hakikatin izini sürecek ve böylece şeytana uymayacak olan ‘az sayıdaki insan’ vurgusu yaratılışın başlangıcında da ifadelendirilen bir durumdur. İblis, Adem için secdede bulunma emrine muhalefetinin ardmdan, Adem’in çocukları için öngörüsünde şunlan söylemekteydi: “İblis dedi ki: Eğer bana kıyamete kadar izin verirsen, Adem’in soyunu
380 pek azı hariç kontrolüm altına alacağım” (İsrâ 17/62), “İblis: “Rabbim!
------Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel
göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kullann hariç, onlann hepsini azdıracağım” dedi” (Hicr 15/39-40). Mâtürîdî, hiçbir şekilde vahye muhatap olmamış olsalardı bile insanlann hakikati keşfedebileceklerini söyleyen Kur’an âyetini (Nisa 4/83) rasyonel teolojisine temel yapmaktadır. Peygamber göndermeyi ve vahyî bildirimde bulunmayı Allah'ın insanlara bir lütfü, akıl alanı içine girenleri ise zorunluluklar olarak değerlendirmektedir. Allah’ı bilmek aklî zorunluluklardandır, vahiy gönderilmeseydi de insan aklı O’nu bilmek zorundaydı, zira aklın böyle bir yeteneği vardır. Bu tür metafizik doğruları keşfetmeyen akıl, beylikdüzü satılık daireler bu keşif yeteneğini kullanmadığı için sorumlu tutulmaktadır.
Mâtürîdî, iyi-kötü, adalet-zulüm, cömertlik-cimrilik gibi karşıt anlaralann gerçekliğini keşfetmenin aklın doğal yeteneği içinde olduğunu kabul eder, Akıl bu doğal yeteneğiyle, varlığın içine birer ‘anlam’ olarak yerleştirilen özsel nitelikleri keşfeder. İyilik ya da kötülük, birer özsel (zâtî) nitelik olarak varlığın doğasına yerleştirilmiştir. İyi ya da kötüyü keşfetme gücü de akim doğası içine yerleştirilmiştir. Bu durumda keşfeden güç olarak akıl (süje) ile keşfedilen (obje) arasında bir tekabüliyet vardır. Hakikatin keşfedilmesi bu şekilde mümkün olmaktadır. Aklın bu keşif gücü konu-
MATÜRİDİ'NİN KUR AN YORUM YÖNTIMİ
mında Mâtürîdî, Mutezileyle aynı kanaati paylaşmaktadır. Eş’arilerle aynı paralelde düşündüğü nokta ise, teklifin ancak vahyin bildiriminden sonra (ahalckuk ettiği noktasıdır.
/^kılve vahiy arasındaki bu ilişki kelam, fıkıh ve felsefenin en tartışmalı konularından biridir. Aklın ve vahyin önerdiği iki farklı önerme konusunda hangisinin tercih edileceği noktasında, Mu’tezile tercihini akli olandan vana kullanmaktadır. Bu durumda Mutezile aklı bir hüküm çıkarma aracı olarak değil hüküm kaynağı olarak görmektedir. Mâtürîdî ise aklı hüküm kaynağı olarak değil, hüküm çıkarma aracı, teknik ifadesiyle istinbat aygıtı olarak görmektedir.
İnsanın iyiyi ve kötüyü tespit edebileceği başka bir ifadeyle değer hükümleri koyabileceği de, yapısına yerleştirilen bu bilme ve ona dayanarak yargıda bulunma gücüne bağlanmaktadır.
Bilindiği gibi, nehiy/yasak konusundaki tartışmalardan en önemlisi, neh-iTiı'yasaklamamn yasaklanan fiile etkisiyle ilgilidir. Yasak koyanm hikmet sahibi olması sebebiyle bilginler, yasaklanan fiilin kötü sayılması gerektiğini kabul ederler. Ancak Mu’tezile ve Mâtürîdî/Hanefiler, bu kötülüğün yasaktan önce mevcut olduğunu, o yüzden yasağın buna yöneldiğini ileri sürerken, Eş’ariler kötülüğün bu yasak yüzünden olduğunu savunurlar. Hanefıler kötülük kavramını, kendi özü itibariyle kötü olan (maddi fiillere ilişkin) ve dolaylı kötü (şer’i tasarruflara ilişkin) şeklinde ayırmaktadır. Kendi özü itibariyle kötü olan, yasaktan önce vardır. İkincisi ise din ve hukuk bakumndan kötülüktür ve özsel (zati) olarak değil, hükmen kötü sayılır. Yalan söylemek, başkasının hakkını gasp etmek özsel/yapısal kötülüğe örnektir ve yasaklayıcı bir hüküm bulunmasa bile yapılmaması gerektiği aklen ve fıtraten bilinir. Kötülük niteliği bu fillerle birlikte akla gelir ve akıl bu ikisini bir arada düşündüğünde yapılmaması gerektiğini yani yasak bûkmünü doğrudan verir. Abdestsiz namaz kılmanın kötülüğü ise ancak bir bildirimle bilinebilir ve özsel bir kötülüğe sahip değildir. Birinci kötülük, bütün dinlerde ve toplamlarda aynı niteliğe ve dolayısıyla aynı hükme sahiptir; İkincisine ilişkin hüküm ise farklı din ve toplamlarda değişiklik gösterebilir. Benzer şekilde, savaş ganimetlerinin yenilmesi Yahudilere di-"«1 haram sayılmışken, Müslümanlara helal kılınmıştır. Bu da ganimetin hzsel olarak değil, hükmen bu şekilde tanımlandığını gösterir. Maliki mezhebi daha sistematik bir ayrıma giderek bir şeyin özsel mi hükmen mi kötü ^yılarak yasaklandığına ilişkin tartışmada şu ilkeyi benimsemiştir: Bir şey hakkı ile ilgili ise özsel bir iyilik ya da kötülüğü içerir, Allah hakkı ile 'hıse hükmen bu şekilde kılınmıştır.