beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler56

beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgiler56

 evet arkadaslar sizlsere en güzel yazıları yazan beylikdüzü satılık daireler diyorki genel anlamda Eş’arî kelamcılar neshi, ahkâmla ilgili hususlarda işletmektedirler. Örneğin, Bağdâdî’yc göre neshin hükmü ikidir; Bunlardan birisi, jiıne-baba ve mirasçı akrabalarda olduğu gibi vasiyetin hükmünün tümden neshedilmesi, İkincisi ise, bir şeyin hükmünün bir kısmının neshedilmesi-(Ür. İslam’ın ilk yıllarında namazda beyt-i makdise yönelirken daha sonra Kabe’ye yönelmenin emredilmesi buna en açık örnektir. O zaman nesih, ibadet müddetinin sona ermesini beyan etmektir (Bağdâdî 1928: 226).Islâm düşünce tarihinde, İslam dininin kendi içinde neshin olup olmaması konusunda farklı yaklaşımlar sergileyen kimseler olmuştur. Konunun Kelam’m dışında Kur’an yorumlan ve usûl-i fıkıhla ilgili boyutları vardır.

Mu’tezile, Mâtürîdîler ve Eş’arîler Kur’an-ı Kerim’de neshin varlığı konusunda görüş birliğine sahiptirler. Kelamcılara göre nesih, Allah’m bir şeriat içinde vazettiği bir hükmü, kendisinden sonra gelen diğer bir şeriatla değiştirmesinin genel ismidir. Cenab-ı Hak, bu varlık âleminde bu gün ya-ratüğmı yann yok ederek, diğer bir şeye dönüştürmekle ilmine, kudretine, iradesine hiçbir noksanlık ânz olmayacağı gibi, dine ait hükümlerde de başka başka zamanlarda başka başka şer’î hükümler inşâ etmekle- mazideki bir emir yerine, halde bir nehiy inzal etmekle- ilminde ve iradesinde haşa noksan değil, belki her birinde bir hikmetinin tecellisini ve kemalini göstenniş olur. Bundan beda fikri çıkarılamaz. Hâsılı, itikat esasları gibi ihbarı, subût-u kat ’î manaya delâleti kat ’î olan ilmi ilkelerde nesih mümkün değildir. Bunların bir anlık zamana bağlı olanları bile ezeli gerçekler hükmündedir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (a.s)’a kadar gelip-geçmiş tüm peygamberler aynı iman esaslarına çağırmışlardır. Fakat "su iç, şa-rap içme’, '‘‘‘nikah yap, zina yapma” gibi inşâi olan şer’î hükümler, açıkça ebediyet kaydıyla kayıtlanmadıkça, nesihleri mümkündür. Bunlar bir an içinmeşrû, başka bir zaman için gayr-i meşrû olabilirler (Yazır 1979: I,
Kelam ilminde ‘kulların fiilleri’ anlamında ef’âlü ’l-ibâd terimi kullanılır.
Bu terim aynı zamanda kelam ilminin temel konularmın başmda yer alan insan hürriyetini ifade için de kullanılır. Konunun önemi kelamı problemlerin birçoğunun bu başlık etrafında cereyan etmesinden anlaşılır. Her ne kadar ef’âlü ’l-ibâd ifadesinin lafzma bakıldığmda fiilin kula nispet edildiği bir gerçek ise de, ortaya çıkan bazı görüşlerin lafzm ifade ettiği anlam ile taban tabana zıt olduğu da ayn bir gerçektir. Belki de ef’âlü ’l-ibâd ifadesi, ilk sistematik kelamî mezhep olan ve fiili bütünüyle insana ait kılan Mu’tezile mensuplan tarafından ortaya atıldığından ve bu şekilde terimleştiğinden sonraki mezhepler, karşı görüş ortaya koymuş olsalar bile terimi olduğu gibi muhafaza etmek zorunda kalmışlardır. Terimin lalız boyutundaki problemi bertaraf için Ehl-i Hadîs ve Sünnî kelamcılar ‘ef'âlii'l-ibâd=^kullann fiilleri’ şeklindeki kullanım yerine ‘halku ‘ef'âli’l-Mchbıümn fiillerinin yaratılması’ formunu tercih etmişlerdir.
Evrende üç tür fiil vardır: Suyun akması, taşın aşağı düşmesi ve mıknatısın çekmesi gibi cansız varlıkların hareketi; kalbin çalışması, damarlarda katlin hareket etmesi, gözün görmesi ve kulağın duyması gibi canlı varlıklann iradesiz hareketi; yürümek, durmak, almak, vermek, bakmak ve dinlemek gibi canlı varlıkların iradeli hareketi. Bu hareketleri İslam alimleri ıztırârî (zorunlu) ve ihtiyarî (iradeli) olmak üzere iki kategoriye ayırmışlardır. Hiçbir nivet ve kasta bağlı olmaksızın ortaya çıkan hareketler zorunlu fiiller kapsamına girerken, bir niyet ve kasta bağlı gelişen fiiller iradeli fiiller
sınıfını oluşturur. Burada söz konusu edilecek olan insanın iradeli fiiHefj dir. Zaten insan, daha çok kendi iradesi ile yapıp-ettikleri yani fiilleri üç gündeme gelir. Nitekim kaza ve kader konusunda da, insanın bu türfiiliçfj söz konusu edilir; çünkü iradesini kullanarak fiil yapma yeteneği insanın elindeki en önemli imkandır. Toparlayacak olursak insan, doğuştan hazn bulduğu akıl, irade ve kudret ile bağımsız/hür olarak kendi fiillerini yap. maktadır. Zaten tarih boyunca tartışma konusu olan insanın hür iradesiyle yaptığı fiillerin kaynağı ile o fiillerin neliği, niteliği ve sonuçlandır. Yakanda geçtiği gibi bu konudaki tartışmalar üç temel görüşün ve tavrın meydana gelmesine yol açmıştır. Bunlardan birincisi, fiillerin kaynağını yaratma bakımından Allah’a, kazanma bakımından ise insana ait kılan Sünnî tavır; İkincisi, fiili tamamen insana ait kılan Mu’tezilî anlayışı ve üçüncüsü ise, ikinci kategori olan Mu’tezile anlayışının tam tersi olan insanın iradî fiilini tamamen Allah’a ait kılan cebrî görüştür.
İnsanın fiilleri ifadesi lafız olarak ele alındığında fiilin insana nispet edildiği ve ait kılmdığı gerçeği ile yüz yüze gelinir. Bu şekliyle lafız, fiilin gerçek sahibinin ve meydana getiricisinin insan olduğunu ifade eder. Ancak Sünnî anlayış noktasmdan bakıldığmda fiillerin insanm üzerinde gerçek-
------ leştiği yani nispet mahallinin insan olduğu kabul edilmekle birlikte, mey-
dana gelmesi hususu ayrı değerlendirilmektedir. Sünnî kesime göre her ne
______ kadar fiil insanın üzerinde ve onunla irtibatlı bir şekilde gerçekleşiyor ise
de, aslında fiili meydana getiren gerçek güç, insanm üstünde ve dışında olan Yüce Allah’tır. Çünkü yaratma, yukarıda ifade edildiği gibi, bir yoktan meydana getirme işidir. Bu da ancak yegane yaratıcı vasfina sahip olan Yüce Allah tarafından gerçekleştirilebilir. Öyleyse kul, kendi fiilinin ya-pıcısı/yaratıcısı değil, ortaya koyduğu niyet ve kararlılık ile fiili kazanan ve üzerinde veya kendisiyle irtibatlı bir şekilde gerçekleşmesini sağlayan bir etkendir. Zaten insanın kendi fiilini kendisinin yaırattığı fikrini savunan Mu’tezile de, insandaki bu yaratma gücünün önceden Allah tarafından ona verildiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla Sünnî kesim insanın fiilinin yaratılmasını doğrudan Allah’a ait kılarken Mu’tezile, dolaylı yoldan Allah'a ait kılmaktadır.
İnsanın fiilleri teriminin anlam çerçevesine gelince, her mezhebin ve meşrebin kendi sistemi doğrultusunda yukarıdaki kavrama bir çerçeve çizdiğini söylemek mümkündür. Mezheplerin Allah ve âlem anlayışlan, bu konudaki çerçevenin smırlannın tespitinde son derece belirleyicidir. Özellikle Kelam sistemi içerisindeki Allah’ın sıfatları, yoktan yaratma, adalet ve araz konulan hakkında ortaya konulan görüşler, bu konunun da çerçevesinin belirlenmesinde önemli rol oynamıştır. Sözgelimi Allah’ın sıfatlarının etki alanını, insanın fiillerini içine alacak genişlikte gören Sünnî
I;esime göre, insana ait gibi görünen fiillerin gerçek ve yegane yaratıcı-5, Allah’tır. Çünkü insanın fiilleri de diğer olgu ve olaylar gibi yoktan meydana gelmektedir. Yoktan meydana getirme güç ve yetkisi de ancak Allah’a aittir. Dolayısıyla insanın fiillerinin yaratıcısının Allah’tan başka, örneğin insanın kendisi olması söz konusu değildir. Zaten insanın her istediğini yapamaması da bunu göstermektedir. Eğer insan her türlü kayıttan ve sınırdan bağımsız olarak kendi fiilinin yaratıcısı olsaydı, her istediğini gerçekleştirebilmesi beklenirdi. Adalet konusunun da bu hususla bire bir ilişkisi vardır. Mu’tezile mensuplannın iddialarına göre Yüce Allah eğer insana bir sommIuluk yüklediyse, bunun gereği olarak onu belli imkanlarla donatması gerekir. Bu imkanların başında insana ait olan fiillerin bizzat kendisi tarafından tasarlanıp yaratılması gelir. Adalet bir şeyi yerli yerine koymak, bir diğer deyişle bir kimseye veya şeye hakkım vermek şeklinde tarif edildiği gibi, bir zatm/kişinin kendi mülkünde yani iktidar alanında öı^ırce tasarrufta bulunması olarak da tarif edilmektedir. Birinci tariften hareket edildiğinde Mu’tezile’ye göre insana nispet edilen fiil kula aittir, kul tarafından yaratıldığının kabul edilmesi hak ve adalete daha uygundur. Ehli-i Sünnete göre ise yoktan meydana gelen fiilin ait olduğu yegane yer/ makam, ilahlık makamıdır; dolayısıyla fiilin yaratma bakımından Allah’a nispet edilmesi hak ve adalete daha uygundur. Adalet için öngörülen ikinci tariften hareket edildiğinde ise, insana ait fiillerin tasarrufu Mu’tezile’ye göre insana, Sünnilere göre ise Allah’a ait olması adalete uygundur. Çünkü utsan dahil evrendeki her şey Allah’ın mülkü kapsamında olduğuna göre tasamıf hakkı da sadece O’na aittir.
l.l.Mu’tezile’de İnsan Fiilleri
.Mu tezile’ye göre Allah, yegane yaratıcı olmakla birlikte daha doğuştan msana belli bir zaman ve mekan sınırı içinde kendi iradeli fiillerini yaratma imkanı vermiştir. Sünnî kesim ise, insanın yetki ve sorumluluğunun fiilin meydana gelmesinde değil, iradesini kullanmasında olduğunu vurgulamakta dolayısıyla yaratmayı, gerçek sahibi olan Allah’a bırakmanın sahih bir inanç olduğunu kabul etmektedir. Ehl-i Sünnet’in görüşünün anlaşılmasını zorlaştıran şey, insanın fiilindeki iradî etken ile yaratıcı etkeni ayırmalandır. Bu şekildeki parçalı bir fiil anlayışı zihinleri zorlamaktadır. Buna mukabil Mu’tezile’nin insanı yaratılışının başlangıcında birtakım imkanlarla donatılmış olması fikri, insanın adeta önceden programlanmış pasif bir varlık şeklinde anlaşılmasına yol açmaktadır.
Mu’tezile alimlerini fiillerinin yaratıcısının insan olduğu görüşüne götüren üfinci husus, Allah’ın sıfatları konusundaki tenzîh anlayışlarıdır. Onlar, bu t«>ızîh anlayışı gereği şer/kötü fiilleri Allah’a nispet etmeme adına, Ehl-i Sünnet açısından İlahî sıfatları smırlayan ve zihin dışında onlann gerçek-
beylikdüzü satılık daireler yazdı..