beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgileri22
evet sizlere en güzel bilgileri yazan beylikdüzü satılık daireler dediki “Biz sana emrimizden ruh vahyettik/cmrimizin ruhunu vahyettik” 42/52).Emrimizden ruh, emrin ruhu, emrimiz olan ruh gibi ayetlerdeki terkipler vahyin aşkın bir kaynaktan yani Allah’tan sadır olduğuna hiçbir şüphe bı. rakmamakta, böylece de vahyin dışsallığı tezi doğrulanmaktadır.Allah katında bütün ilahi kitapların kendinden neşet ettiği bir vahiy kayna-ğı vardır. Bu kaynak koruma altındadır (Buruc 85/22), ana kitaptır (Ra’d 13,39) ve saklı kitaptır (Hadid 57/78). Bu mutlak ilahi kelamdır (logos) ve peygamberlere inen vahyin asıl nüshasıdır. O halde ‘Emr’, bunlann toplamına işaret eden bir terimdir. Vahyin, Emr’in ruhu veya Emr’den ruh olarak anılması, gelmekte olan şeyin Emr değil Emr’in ruhu olduğu anlaşılır (Çiftçi 2000: 68).
Ruh, Emr’in (asıl söz) özünden doğar ve peygamberin diliyle muhataplara iletilir. Her peygamber evvelemirde kendi halkına gelse ve onlara 'kendi dillerinde hitap etse de (İbrahim 14/4) bütün mesaj lann kaynağı bu evren-sel ve aştan değer olan logostur. Bu durumda peygamberler bütün varlık 364 ve hayatın ana kaynağından doğan olağanüstü veya özel bir kuvveyi alıp ------aktüelleştirirler. Bu kuvve peygamberlerin kalbini bir güç/nur ile doldurur; bununla onlar olup-biteni, başkalarına mümkün olmayan bir şekilde görürler ve anlarlar. Bu anlamanın ardından hemen uygulamalar gelir ve muhataplann hayatı değişir. Her zaman yenilenen ve yenileştirici olan bu ruh, bütün varlık ve hayatın yenileşme kaynağından başka bir şey değildir. O, insan ne zaman kendi hatalanyla ahlaki olandan saparsa, onlan tekrar eski olağan iyi hallerine geri getirme ümidinin beslenmesine de sebep olan iyilik ve hikmet kaynağıdır.
Vahyi almada Peygamber’in anlama melekesi (beni/zihni/kalbi/idrakil bilinci) ile özel bir ilişkiyi gerekli kılmaktadır? Vahyi alma ve anlamlandırma, peygamberde bir melekedir; ama bu melekenin hem üst sımnna çekilerek vahyi alacak kapasiteye getirilmesi hem de aktif kılınması peygamberin elinde olan bir şey değildir. Bu anlamda vahiy hem içsel hem de dışsal bir kaynağa sahiptir. Meleğin peygamberin kalbine nüzul etmesi, şeklindeki bu tasvirde peygamberin kalbi ve dışarıdan bir nüzul, bu iç ve dış kaynağı ortaya koymaktadu.
Fazlur Rahman vahiy tecrübesinin anlatıldığı ve yukarıda andığımız ayetleri açıklamalar ekleyerek şu şekilde aktarmaktadır;
VAHİY VE KUR AN
"Son derece kuvvetli bir (vahiy temsilcisi) O’na (Hz.Muhammed’e) öğretti. O, önce en yüksek ufukta göründü, sonra yaklaştı ve (Peygamber’e) iki yay mesafesi kadar hatta daha da yakın hale geldi. Sonra Allah’ın kuluna (Muhammed’e) vahyettigini vahyetti.
O’nun (Muhammed’in) kalbi ‘gördüğünü’ yalanlamadı - öyleyken siz onun ‘gördüğü’ hakkında şüphe mi edeceksiniz? O, onu (vahiy elçisini), asude bahçenin bulunduğu ‘en uzak ufuk’ta da görmüştü; ufku kaplayan kaplamıştı! Peygamber’in gözü şaşmadı, ne de kontrolünü kaybetti — O Rabbinin en büyük işaretlerinden birisini görmüştü” (Necm 53/5-18).
Peygamber vahiy meleğini en yüksek ufukta bir de sidretu 'l-münteha denilen en uzak ufukta görmüştür. Bu hallerde Peygamber’in yükselmesinden ziyâde, vahiy temsilcisinin inmesi söz konusu edilmektedir. Buradaki tecrübe fiziksel bir iniş değil, içsel bir tecrübedir. Gönlünün {Fuad) gördüğünü yalanlamadığı, ifadesi bu sebeple kullanılmıştır, inmekte olan şey duyusal olarak algılanacak ve görülecek bir şey değildi. Dolayısıyla vahiy tecrübesi, daha ziyade Peygamber’in şuurunun veya ruhi beni’nin genişlemesini ve bütün hakikati içselleştirip, kendisine mal etmesini ifade eder. Hem \vbek ufuk’ hem de 'sidretü’l-münteha', belli bir mekândan ziyade bir niteliğe ve sonsuzluğa işaret etmektedir. Söz konusu olan. Peygamber’in iç bellinin bütün varlık alemini algılayacak şekilde genişletilmesidir.
.Allâh’m insanlara doğrudan hitap etmesinin söz konusu olmadığmı göstermek üzere, vahyin sürekli olarak aracı ile gönderildiğinin altı çizilmektedir. Zira, bütün peygamberler ontolojik olarak beşer statüsündedirler ve hiçbir şekilde Allah’ın bir parçası değildirler; sadece Allah’tan gelen vahyin akışıdırlar. Bu ontolojik farklılık, Allah’ın peygamberle doğrudan ko-Duşmasmm önündeki engeldir. Allah peygamberle ya bir melek gönderir, ya ona bir ses işittirir, ya da onda bir fikir uyandınr veya yaratır. Vahyin peygamberlere geliş tarzım anlatmak üzere Fazlur Rahman, Şûra (42/51-52) suresinin ilgili ayetini yorumlamasını aktarmak yerinde olacaktır.
“Allah insan ile ancak vahiy ile (ruhun aşılanmasıyla) veya perde arkasından (kaynağı görülmeyen içsel bir ses ile), ya da Allah’ın istediklerini (Peygamber’e) bilinir kılan bir (ruhi) temsilci göndererek konuşur - O yücedir, her şeyi bilendir. İşte sana da böyle emrimizin ruhunu bildirdik (senin zihnine yerleştirdik). Sen önceleri kitap ya da iman nedir bilmezdin, ama biz onu (Emrimizin ruhunu) bir ışık yaptık; zaten Biz kullanmızdan dilediğimize onunla yolu gösteririz. Hadi sen de, insanları (onunla) doğru yola ilet”.
görünüyor ki, bildirimde aracının (melek) kullanılmadığı durumlar da konusudur; birinci örnekte olduğu gibi. Üçüncü bildirim tarzında ise elçi
gönderildiği ifade edilmektedir. Ama, öte laraAan, bir meleğin gidip geimç sini dışlayan bir vahiy de söz konusu edilmektedir. Bunun nasıllığı ileilgüj olarak söylenecek söz, bunun üçüncü şahıslan devre dışı bırakan ilahi bir bildirim tarzının bir özelliği olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Allah’ın baş. ka varlıklara da vahyettiğini dikkate aldığımızda, vahyin illa da melek aracı-lığıyla gerçekleşmediği, aksine meleğin anıldığı noktada içsel bir dinamiğin harekete geçirilmiş olduğu anlaşılmış olacaktır. Bu içsel dinamiğin harekete geçtiğine işaret olmak üzere Kıyamet 75/16-19. ayetlerine bakmak gerekir.
“Onu (vahyi) acele almak ve hemen sahip olmak için dilini kıpırdatıp durma. Onu derli toplu hale getirip (cem’) sonra da söylemek Bizim işimiz. Bundan dolayı sen, sadece ne zaman Biz onu okursak, okunuşunu takip et, Sonra açıklamasmı yapmak Bize düşer”.
Aynca Ta-Ha 20/114 “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme” denilmektedir.
Buna göre. Peygambere ilahi bildirim şu süreci takip etmektedir Miy + cem ' + Kur ’an. Kur’an’m bir Mushaf olarak derli toplu hale getirilmiş olmasımn ve okunmasmm tevkifiliği (yani, vahiy sürecinin baştan sona
------ kadar ilahi bir kontrol altında gerçekleşmiş olması) bu ayetlerden çıkan-
355 labilir. Bu durum. Peygamberin vahiy anında kendi iradesinin devre dışı bırakıldığına, dolayısıyla vahyin dışandan bir kaynakla harekete geçirildiğini ve sürekli takip altında olduğunu göstermektedir. Yine bu ayetlerden, Peygamberin sonrada bir lafza bürüdüğü sözlerin akustik bir özelliğinin olmadığı da açığa çıkar.
Vahiy Allah katından geldiği şekliyle Peygamber’in kalbine/zihnine yerleşmektedir. Burada şöyle bir süreç takip edilmektedir:
*Vahiy önce Allah’ın bilgisinde bulunmaktadır (kitab)
*Bu bilgi bir melek tarafından peygambere aktarılmaktadır {vahiy ve tenzil).
*Bu vahiy, peygamberin kalbinde hem anlam (Kur’an) hem de lafız (ce/ıO olarak toplanmaktadır.
*Peygamberin kalbinde toplanan bu anlam ve lafız peygamber tarafından insanlara aktanimakta ve daha sonra da toplanmaktadır (mushaf)
Peygamberin gelen vahiyle ilişkisi bir keşf yahut beylikdüzü satılık daireler icad ilişkisi değildir Peygamberin zihnine inen mana lafız olarak da ilahidir. Bunun Arapça olması yani peygamberin konuştuğu dilde ifadelendirilmesi lafzın cem'inin peygambere ait olduğunu göstermez. Buradaki cem’ lafza aittir. Başka bir ifadeyle, vahiy anlamı, cem’ ise lafzı temsil etmektedir. Peygambere inen
hem lafzen hem de anlam olarak peygamber için yeni bir şeydir. Peygamber istediği zaman bu lafz ve anlam birlikteliğini yaratıyor değildir. Bu peygamberin zihninin ilahi bir müdahaleye açık bir alan olarak tutulduğumu göstemıektedir.
Bütünüyle yeni olması yönüyle vahiy, yeni bir icad, keşif yahut şiire benzemektedir, O halde Kur’an, hakiki bir vahiy olarak, bütün bu diğer özgün l,ılme şekillerinden nasıl ayırt edilecektir?
Bu süreçte Peygamberin zihin yapısı (psikolojisi) kadar, bu zihne hitap eden metnin içeriği (gaybi ve ahlaki unsurlar) ve nazmı (lafız düzeni) ayırt edici özellikler olarak öne çıkmaktadır. Gelen vahiy, doğrudan bilgiyi üreten kişinin ürettiği bilginin aksine, peygamberde büyük bir değişim ve dönüşüm yaratmaktadır. Bu anlamda peygamber pasif alıcı konumundadır ve her açıdan değişime uğramaktadır. Zira vahyin içeriği rasyonel bir bilgi olarak, tecrübi/varoluşsal ve ahlaki bir ağırlığa sahiptir:
' Sana da işte böylece emrimizin ruhunu vahyettik. Sen Kitap nedir bilmezdin. Fakat biz onu (bilgi) bir ışık yaptık” (Şura 42/52).
Bu bildirimle bilmeye başlayan peygamber için fikirler ve kelimeler Peygamber’in zihninde doğdurulur. Bunlar yeni fikirler ve keşifler olduğu için, kaynak peygamber’in zihni olamaz, kaynak dışandadır, Allah’tandır.
Bu anlamda peygamberlik, geliştirilecek bir insani meleke/yetenek olarak görülemez. Aksine bu süreç Ruhtan gelmekte ve önce peygamberin zihninde ruhsal bir etki yaratmakta, ardmdan kelimelere bürünerek başka ruhlara etki edecek bir hitap içinde Kur 'an ’a/okumaya dönüşmektedir. Peygamberin ruhunu etkileyen ve dönüştüren bu Ruh etkisi olmasa, peygamberin sendelemesi, tereddüt geçirmesi söz konusu olabilirdi. Peygamberin içinde yaşadığı toplumun reelyapısı ve kendisine bildirilenin yaratmayı hedeflediği ideal yapı arasındaki farkı bilerek {Furkarı) bir uyum yaratma çabası, vahyin toplumsal matrise yerleşmesini mümkün kılmıştır.
3. Vahiy Süreci ve Vahyin Bağlamsallığı
Gelen vahiy, tarihin kendi toplumsal ilişkileri ve algılamalan olan belli bir kesitine hitap etmesi itibariyle bağlamsal; canlı tarihsel olguyla karşılıklı etkileşime girmesi ve bu insanların yapıp-etmelerini dikkate alarak hita-hın içeriğini dinamik bir şekilde oluştunnası anlamında simetriktir. Şüphesiz bütün Kur’an ayetlerini bağlamsal olarak düşünmek doğru değildir. Hitap (vahiy) muhataptan öncedir. Bu sebeple de bütün hitabı muhataba hağiamak vahyin doğasına aykırıdır. İnsanlar daha yaratılmadan Kur’anın öğretilmiş olduğu (temel //belerin belirlenmiş olduğu) yönündeki Kur’an ayetleri bu duruma işaret etmektedir: