istanbul beylikdüzü satılık daireler ile allah bizimle en güzel allah bilgilerini yaan istanbul beylikdüzü satılık daireler dediki “Onun için Sultan Selim ‘İhtilâf ü tefrika endişesi / Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.’ demiş ya.”“O mısralann devamında ‘İttihatken savlet-i a’dâyı defe çaremiz / İttihat etmezse millet dağdar eyler beni.’ de demiş.”
“Yavuz fıtratlı ve sıfatlı bir sultana yakışan ifadeler bunlar.”
“Üstadın, ondan asırlar sonra bu sözleri nazara vererek ‘Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul etmişim.’ demesi de manidar.”
Said Nursî, Sultan Selim’e biat ederken onun Şark vilayetlerini ikaz etmesini, onların da bu hususta ona biat etmelerini esas almıştı. “Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır” diyerek de gelecekte vuku bulacağını müşahede ettiği Şark meselesine tesirli bir çözüm teklifinde bulunmuştu.
Allah Bize Yeter \ 165
gediüzzaman’ın şahsı ve Risale-i Nur külliyatının muhte-^^51 etrafında şekillenen cemaatlerin ekseriyeti bu kanaati ta-•ıniakta, somlduğu zaman da çözüm olarak o fikirleri nazara ^,gnnekte idi. Şahs-ı manevî gücü ile hareket etmedikleri için gynı kanaatleri taşımaları neticeyi değiştimiiyordu.
Arkadaşımla yaptığımız ziyaretlerin hareket noktası, ce-niaatin şahs-ı manevîsinin teşekkül şartlannı müşahede olduğundan, o hususta onun bu grup hakkındaki kanaatlerini merak ettiğim için sordum.
“Sence bu grupta Şahs-ı manevîyi temsil etme vasfı var mı?”
“Zannetmem.”
“Daha önce görüştüğümüz gruplar için de buna benzer şeyler söyledin.”
“Evet söyledim.”
“Bunlann onlardan bir farkı yok mu?”
“Yalnız bunların onlardan değil, hepsinin birbirinden bazı bariz farkları var. Fakat ben hepsinde, Said Nursî’de ve Risale-i Nurda olduğu hâlde onlarda olmayan bir şeyin eksikliğini hissediyorum.”
“Nasıl bir şey?”
“Gördüğüm veya duyduğum anda ‘Hah işte bu!..’ diyebileceğim bir şey.”
Arkadaşımın eksikliğini hissettiği şeyi ancak gördüğü veya duyduğu zaman bilecek olması, iradeyi aşan bir cazibenin tesiri altına girme hâliydi. Bu cevaba, ne aradığını bilmemenin ifadesi nazarı ile de bakılabilirdi.
166/Allah Bize Yeter
Şayet yaptığımız müşahedeler neticesinde ne oM bilmediğim bir şeyin eksikliğini hissetmesem, “Ey hayj[î*'''‘ kadaşım” der geçerdim. Ben de ona benzer bir ruh hâli de olduğum için ortada müşahhas bir şey olmadığı f|j|^ söylediklerini ciddîye aldım ve endişelerine hak verdim
Zaten kendisini Nur camiasının içinde hisseden guruplar^ ekseriyeti, şahs-ı manevînin bir uzvu olacak hususiyetler tj, şıdıklan ve birbirlerinin eksikliklerini tamamlamaları gerekti, ğini bildikleri hâlde, en azından İslâm’ın mukadderatını ilgj. lendiren bazı siyasî, İçtimaî meselelerde ortak hareket ede-memeleri de bu müşahedeleri teyit ediyordu.
Bunları düşününce, kanaatlerini isabetli bulduğumu göstermek maksadıyla arkadaşıma baktım. O da söylediği kanaatleri hakkında benim neler düşündüğümü anlamak istercesine bana doğru dönmüş olmalı ki, bir anda göz göze gelince gülümsedik.
Uzun süredir birlikte gezmemize rağmen, ender yaşadığımız hâllerden biriydi bu nazarî musafaha. O sırada simamızda şekillenen tebessüm hatlarının, eksikliğini hissettiğimiz şeyi buluncaya kadar müşahede gezilerine devam etme kararlılığının ifadesi olduğunu görünce zihnimizde, meçhul bit şeyin malum ifadesi olan o tabir yankılandı.
“Hah, işte bu!..”
Allah Bize Yeter \ 169
Allah bir kapıyı kaparsa öbürünü açar.
Binadan çıktıktan hemen sonra kapı, bazı metalik seslerin ardından “şıırrrak” diye kapanınca hatırladık mezkûr atasözünü. Manasını anlamaya çalışırken bir süre önce bu kapının iki tarafında yaşanan hadiseler aklımıza geldi.
Ziyaretçi olmamız hasebiyle rahatça girip çıkabildiğimizden o atasözü bizim için pek bir mana ifade etmiyordu. Lâkin o zaman, yıllarca girip çıktıkları kapının bir daha açılmamak üzere yüzlerine kapandığını gören insanların nazarında çok şey ifade ediyor olmalıydı.
O anda kendimizi, hizmet telakki ettikleri ve ibadet hassasiyeti ile yaptıkları işlerine başlamak üzere sabahleyin erkenden kapının önüne geldikleri hâlde, içerideki arkadaşları kapıyı açmadıkları için binaya giremeyen insanların yerine koyunca, yapılan hareketin ne kadar ağır olduğunu hissettik.
“Bir kapıyı bent ederse, bin kapıyı eder küşat.”
Gerçi şairin bu mısrada da ifade ettiği gibi kapanan o kapıya mukabil Allah onlara pek çok kapı açmıştı. Onlar da o kapıların birinden girip hizmetlerine kaldıkları yerden devam etmişlerdi. Fakat o hadisenin hislerine ağır hasar verdiği ve hâlâ hatıralarında o hasarın izlerini taşıdıkları da muhakkaktı.
170/Allah Bize Yeter
Bunları bilmemize rağmen, onların o günlerde nek dıklanm, önlerine nasıl kapıların açıldığını, o J<ap,j hangi lıâlet-i ruhiye içinde girdiklerini, şu anda nere/ neler yaptıklarını merak edince olanları bilenlerden sor ı soruşturduk ve gidenlerin izlerini sürmeye başladık.
O sabah orada dışarıda kalanlar, bir anda sokağa atıJmaij rina bir mana veremedikleri için, kapının açılabileceği ünıid, ile günlerce beklemişlerdi. Ne tehevvüre kapılıp sağa, sol, saldırmışlardı, ne de ümitsizliğe düşüp hayata küserek bir kenara çekilmişlerdi.
“Allah bize yeter!” deyip “en güzel Vekile tevekkül etmiş, lerdi.
Kapının önünde resmî üniformalı müsellâh polisler nöbet tutmaya başlayınca artık işe alınmayacaklarını iyice anlamışlardı. Kendilerine reva görülen muamele pek hoş olmasa ve maddî manevî bir yığın zorlukla karşı karşıya kalacaklarını bildikleri hâlde kararlı tavırlarından vazgeçmemişlerdi.
Bediüzzaman Said Nursî’nin; “Sivrisinek tantanasını kesse, balansı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, Hiç teessüf etmeyiniz.” şeklindeki teşvikkâr sözlerini örnek alarak harekete geçmişler ve her gün bir araya gelerek neler yapmaları gerektiğini konuşup görüşmüşlerdi.
Hepsi şevk ve heyecan içindeydi. Yıllardır başarı ile yaptıkları meslekleri varsa da içinde çalışabilecekleri bir mekânları ve yeterli imkânları yoktu. Onun için farklı hizmet sahaları aramaktan ziyade, eski hizmetlerini devam ettirmek maksadıyla bir bina bulup imkân temin etme gayreti içine girmişlerdi.
Şehrin kenar mahallelerinde de olsa küçük bir bina tutup gazeteyi çıkararak hizmetlerine devam ettikleri takdirde hiç
Allah Bize Yeter \ 171
Ijif sağlam kapının, maddî yapının, polis barikatının ve ben-manilerin, insanları cemaatin içinde bırakma veya dışına ^(iiia imkânına sahip olmadığını da herkese göstermiş olacaklardı.
Davasının naşir-i efkârı olarak gördüğü ve cemaatin irtibatım sağladığını düşündüğü için gazetenin neşriyatının bir gün bile aksamasına gönlü razı olmayan sair cemaat mensupları da en az onlar kadar heyecanlı ve hareketliydi.istanbul beylikdüzü satılık daireler
Onların bilgileri ve tecrübeleri; cemaatin samimi duası, teşviki, desteği, karzları, hibeleri, yardımları ile biıîeşince hazırlıklar hızlanmıştı. İlk olarak basın dünyasının merkezi addedilen Cağaloğlu’nda beş katlı bir bina kiralamışlardı.
Ardından binayı, hizmetin her türlü neşir faaliyetlerini yürütecek şekilde tanzim ve tefriş etmişler, gazeteyi çıkarmak için lâzım olan zamrî malzemeleri alıp yerlerine yerleştirerek her şeyi hazır hâle getirmişlerdi.
Gazetenin yanında dergilerin ve kitapların yayınlanması için de hazırlıklar yapmışlardı. Onları çıkaracak kadrolan da vardı. Neşriyat hizmetlerinin çekirdeği olarak görülen gazetenin acilen çıkarılması gerektiğinden diğer elemanlar yazı işleri kadrosuna yardım etmişlerdi. Onlar da bütün meslekî bilgilerini ortaya koyup şahsî hünerlerini sergileyerek yeni bir gazete çıkaracak hâle gelmişlerdi.
Bu arada, yaşanan nahoş hadiseler yüzünden bütün dikkatler onların üzerinde olmasına ve bazı yerlerde karşılarına maddî engeller konulup keyfî gaileler çıkarılmasına rağmen resmî müracaatlarını yapmışlar, muameleleri tamamlamışlar, hukukî meseleleri halledip resmen gazeteyi yayınlama hakkı kazanmışlardı.
172/Allah Bize Yeter
Bunların yanı sıra, güzel bir tevafuk neticesinde ga ilk ve asıl adı olan Yeni Asya isminin verilmesi
şevke getinneye yetmişti. Şartlan zorlamak pahasına k'^
’ '^ntüı,
hünerlerini göstererek mükemmel bir gazete hazırlamışlar matbaaya göndermişlerdi.
İşin bundan sonrasını matbaa ustaları, teknik elemanlarvj işçiler yapacağından, onlara artık evlerine gidip güzelce din. lenerek günlerdir devam eden hummalı çalışmaların yorgun, luğunu üzerlerinden atmak kalmıştı.
Lâkin onlar, dinlenmeye çok ihtiyaçları olduğu hâlde ev lerine değil matbaaya gitmişler, makinelerin başında bekle, yip çıkan gazeteleri kendi elleri ile paketleyerek dağıtım arabalarına yüklemişler ve yaşanan hadiseden on gün sonra okuyucularına yepyeni bir gazete takdim etmişlerdi.
Böylece Yeni Asya gazetesi, yeniden yayın hayatına başlamıştı.
Hem de ilk yayınlandığı yerde ve ilk günün heyecanıyla.
Ondan sonraki müşahede maceramız ve gezi güzergâhımız bu bilgilerin ışığında şekillendiği için hemen Cağaloğ-lu’na hareket ettik. Oraya biraz erken gitmemizin işimizi kolaylaştıracağını düşünerek sık sık vasıta değiştirmek de dâhil her şeyi yapmamıza rağmen “İstanbul trafiğinin azizliği”ne uğradığımızdan ancak ikindiye doğaı varabildik.
Mahalli bildiğimiz, muhiti de daha önce gezdiğimiz için gazetenin yeni binasını bulmamız pek zor olmadı. İçeri girince sair işlerinin yanında teşrifat vazifesini de yapan bit genç tarafından karşılandık.
İlk olarak Mehmed Kutlular’ı ziyaret etmek istedik. Onun, o sırada orada olı^:-mı öğrenince maksadımızı anlatıp
Allah Bize Yeter \ 173
yetkili kişilerle görüşebileceğimizi söyledik. Herkes gazeteyi baskıya yetiştirme telâşı ile o yana bu yana koşuşturduğun-bize biraz zaman ayıracak muhatap bulamadık.
Biz, daha sonra tekrar gelmek üzere ayrılmaya hazırlanır-l-en odaya kısa boylu, güleç yüzlü, şişmanca biri girdi. Etrafa şöyle bir baktı ve yanımıza geldi. Hâlinden, bizimle ilgilenmek için işini acele ile bitirdiği anlaşılıyordu.
Bizin ona oturması için yer açtığımızı gördüğü hâlde o hareketimizle pek ilgilenmedi. Ayaküstü kendini tanıttı, işlerinin yoğunluğunu nazara vermekle birlikte beklettiğinden dolayı özür diledi ve kapıya doğru döndü.
“Buyumn gidelim.”
Sözünü bitirmeden yürüyünce biz de mecburen onu takip ettik. Birlikte alt kata indik. Biz bir odaya veya salona girmeyi beklerken o çıkış kapısına yöneldi. Hızlı adımlarla dışarı çıktı, sokağın başına doğru döndü ve derin birkaç nefes aldı.
Bu vakitte ilk defa sokağa çıkıyormuş gibi bir vaziyeti vardı. Yorgunluktan kızaran gözlerini hızlı hızlı açıp kapayarak ışığa alıştırmaya çalıştı. Parmaklarını kenetleyip omuz aralarından kuİLinç çıtırtıları gelinceye kadar gerindi. Bizim bu hareketine şaşırdığımızı görünce açıklama yapma ihtiyacı hissetti.
■•Her gün bu binaya güneş doğmadan önce girip battıktan sonra çıktığımız için vakte intibak etmekte biraz zorluk çektim, kusura bakmayın.”
“Arkadan birkaç arkadaş daha gelecek. Orada bol bol ka nuşuRiz.”
Hareketleri yoruma açık, sözleri izaha muhtaçtı. Bizi kendine yakın hissettiği için mi öyle hareket ediyordu, yoksa fit-ratı mı böyleydi pek anlayamasak da bu cana yakın hareketlini iyi niyetinin ve samimiyetinin tezahürü sayarak onu takip ettik.
“Güzel bir yere” yolculuğumuz kırma taş döşeli dar sokakta başladı.istanbul beylikdüzü satılık daireler Sokağı andıran dar bir caddeden yokuş aşağı yürüdük. Etraftaki harabe hamam kalıntısı, kuru çeşme, metruk medrese ve yıkık mescit duvarlarından, bu tenha yerin bir zamanlar insan kaynadığı anlaşılıyordu.
Bizim arada bir durarak oralara bakmamız, mihmandarımızı biraz yavaşlattı. O tarihî eserleri ilk defa görüyormuş gibi dikkatle baktı. İkide bir durup eserleri incelememizden, onlar hakkında bilgi vermesini istediğimizi zannederek bir süre düşündü. Ardından iki elini yana açarak kendisinin de fazla bilgisinin olmadığını anlatmaya çalıştı.
Sadrazam konağının ana girişi olduğu için Bab-ı Âli diye adlandırılan ve semte adını veren kapının önünden geçerken; mimarî şekli, kemeri, alınlığındaki padişah tuğrası, nefis hattı, iki yanındaki fenerleri çeşmeleri, üstü kurşun kaplı, altı
l^iilenı işi işlemeli kavisli saçakları ve sair akşamı durup uzun uzun seyredilecek kadar mükemmeldi.
Bâb-ı Ali’yi seyre doyamadan fark ettik karşısındaki Alay Köşkü’nü. Fatih zamanında saray surlarının üzerine yapılan ve asırlar boyu padişahların, sefere çıkan ordunun geçişini seyrettikleri işlemeli köşke bakarken, orada yaşanan pek çok tarihi hadise de geçit törenine çıkmışçasına hislerimizi hareketlendirdi.
Âsitâne’nin, şehrin diğer semtlerinden farkı buydu işte. Her köşesinde ayrı bir tarihî eser vardı ve şahsına münhasır hususiyetler taşıyan her eser, insanı yaşadığı zamandan alıp asırlar öncesine götürerek yorgun dimağım dinlendiriyordu.
Şehrin mhu sayılan bu sırrın sirayetinden olacak ki, tarihî muhitte daha yüz adım atmadan mihmandarımızın hareketleri tamamen değişti. Bakışları canlandı, yüz ifadeleri rahatladı, hareketleri makulleşti, sözleri netleşti.
Onunla birlikte bir süre Alay Köşkü’nün, soğan başı şeklindeki sivri uçlu kubbesini, geniş saçaklarını, mutantan cephe nakışlannı, sedef kakmalı, oymalı, yakmah pencere işlemelerini seyrettikten sonra caddeye indik. Sefere çıkan Os-manlı askeri hâlet-i ruhiyesi içinde saray surları boyunca yürüdük.
Gülhane Parkı’nın zafer takını andıran kapısından içeri girince bizim de hareketlerimiz değişti. Ancak, yüzümüze vuran serin mzgârı soluyup havayı saran hoş rayihayı kokladıktan sonra etrafa bakmayı akıl edebildik.
Burası, İstanbul’un cennete teşbih edilen yerlerinden biriydi, Ama bu cennet bir bitki ve hayvan cennetiydi. Zira parkta, sadece bu muhite has olan endemik çiçeklerin, çalılıkların.
akaçların, kuşların yanı sıra, dünyada ender rastlanan ve iıayvan türlerini de bulmak mümkündü.
Asırlık OsmanlI çınarlarının gölgesinde uzanan yolda rüdükçe gözümüzü yeşillik, kulağımızı ses, gönlümüzü sjj rur, ruhumuzu huzur doldurdu, 'fenimizi ok,şayan .serinrüz. gâr, nefes alıp verdikçe idrakimizi envai çe.şit rayiha ile sardı
Gitmekte olduğumuz “güzel yer”in mukaddimesi sayılar, bu muazzam manzaranın bir parçası olduğumuzu hissetmenin sürürünü yaşadıkça mutluluğumuz ziyadeleşti. Parkıniy lerine doğru gittikçe artan hayranlığımızı seslendirme işinir bana düştüğünü düşünerek mihmandara döndüm.
“Harika bir yer.”
“Gerçekten güzel.”
“Görüşme için buraları seçmenizin bir sebebi var mP “Var elbette.”
“Talep bizden geldiğine göre o sebebi öğrenmek isteriz.
“Aslında sizinle gazete binasında görüşecektik. Sizin günlük meselelerin dışında, hizmetle ilgili mühim sorular soracağınızı öğrenince vazgeçtik.”
“Sebep?”
“Çalışma mekânı insan idrakini hep günlük meselelerle meşgul ettiğinden orada farklı fikirler düşünüp derin meseleler konuşmak pek mümkün olmuyor.”
“Doğrudur.”
“Onun için biz de bu vesile ile Âsitâne’de çalışmanın farkını yaşamak istedik.”
“İş her yerde iştir. Âsit^ (^alışmanın ne farkı var ki?”
tan^ t^ahşm
Allah Bize Yeter \ 177
“Başka ımıhitlerde insan, iş atmosferinden çıkmak isteyin-ancak uzun zaman ayırıp mesafe katederek böyle yerlere gelebilir. Bu da her zaman mümkün olmaz. Burada ise gördüğünüz gibi beş on dakika yürüyerek çalıştığımız muhitten
çıktık.
“Âsitâne’nin farkı da bu olsa gerek?”
“Farklılıklarından biri demek daha doğru...”
“İsabetli bir karar vermişsiniz, teşekkür ederiz.”
“Vesile olduğunuz için biz de size teşekkür ederiz.”
Buralara gelmeyi bir ikram-ı İlâhî olarak gördüğümüz için teşekkür seremonisini fazla uzatmadık. Her adımda değişik bir ruh hâli yaşayarak çocuk, insan, kuş ve hayvan sesleri arasında bir süre sessizce yürüdük.
Yoldan ayrılıp tepesinde kanat açmış kuş kabartmaları taşıyan Gotlar Sütunu’nun bulunduğu yamaca çıkan patikaya dönünce, parkı dolduran zahirî sesler azaldı. Ancak o zaman hissettik tarih denizinin dibinde, batık bir gemi gibi sapasağlam yatan Topkapı Sarayı’nın hüzünlü sessizliğini.
Durup saraya bakarak sessizliğin sesi sayılan bu manidar sükûtu dinlemeye kalksak, derin düşüncelere dalıp hüzünle-necektik. Bizimse o anda hüzünden ziyade kırgın hislerimizi teskin edecek teselliye ve yorgun ruhumuzu dinlendirecek tefekküre, temaşaya ihtiyacımız vardı.
Sarayın sükûtunu dillendirmeye kalktığımız takdirde kendimizi kıtaları içine alıp asırlara uzanacak yeni bir maceranın içinde bulacağımız için o konuya hiç ginnedik. Sükûtu bozmayacak sakin adımlarla Lâle Bahçesi kapısının önünden geçtik ve saray duvarının dibindeki çay bahçesine gittik.
‘y görüle.
Sandalyelere oturup arkamıza yaslanarak etrafa baktığım^ anda başladı tenezzüh zamanı. Çünkü nazarımızı doldurat manzara insanın bütün lâtifelerini doyuracak kadar zengin akla hükmedip ihtiyarı elden alacak derecede muhteşemdi
İlk bakışta Adalar, Kadıköy tarafları. Çamlıca, Harem, Salacak, Ayazma, Üsküdar, Boğaz kıyıları, Ortaköy, Yıldız, Beşiktaş, Dolmabahçe, Cihangir, Haliç sahilleri ile bütünleşen manzara canlandı nazarlarımızda.
Görüş hattını ufuk çizgisine kadar genişlettiğimiz zaman; gurubun kızıllığıyla renklenen Marmara, göğün mavisi ile birleşerek sonsuzluğu tedai ettiren uhrevî bir derinlik kazandı. Karaların ufuk hattı; silik bir siluet hâlini alan Yalova, Karamürsel, Gebze, Yakacık dağları ve küçüklü büyüklü tepelerle, yamaçlarla, düzlüklerle şekillendi. Doğu ve Kuzey taraflarına ise zaten boydan boya Karadeniz havası hâkimdi.
Burada her şey, derinden gelen içli bir ney nağmesi gibi kolayca ruha nüfuz ediyor, sonra ruhla birlikte kanatlanıp zamanın, mekânın dışına çıkarak öteleri beri getiriyor, maziye ve müstakbele tenezzüh menfezleri açıyordu. Kalp gözü ile o menfezlerden bir sefer bakan insan, âdeta zamanın ve mekânın ötesinde olanları görüp olacakları keşfetme gücüne sahip oluyordu.
Yeryüzünde insana, belki de sadece Sarayburnu’nda İhsan edilen keramet kuw^ ilham gücü sayesinde buradan
'iham
|yik
Allah Bize Yeter \ 179
bakınca Fatih Roma’yı, Selim Mısır’ı, Süleyman Avmpa içle-fini temaşa etmiş ve sefer planlarını ona göre yapıp yüz bin-[grle yürüyüşe geçerek fetihleri başlatmış olmalıydılar.
Eğer öyle ise Dolmabahçe’ye, Yıldız’a taşınan Tanzimat Devri padişahları Sarayburnu’ndan bakarak mühim kararlar alıp tarihî adımlar atmadıkları için Devlet-i Âl-i Osmaniye’nin önce durakladığı, ardından gerilediği, sonra da yıkılıp tarihe karıştığı söylenebilirdi.
Zihnimde bu kanaat şekillenince derinlerden yükselen ney sesi kesildi, renkler solup manzara donuklaştı. Ötelere açılan muhayyel menfezler ard arda kapandı ve sonsuza uzanan luhum ufuklardan çekilerek gelip koca dünyada ancak bir hasır sandalyelik yer kaplayan bedenimin içine hap-soldu.
Binlerce yıllık tarihi ihata edecek kadar genişleyen hayal dünyamı zahirî sebeplere saplanıp kalarak daraltmanın tedirginliği içinde yanımdakilere baktım, onlar hâlâ tenezzüh zamanının hazzını yaşamakla meşguldüler. Bu vaziyetten istifade edip yeni bir tefekkür ve temaşa hamlesi yapmak için hayal âlemimin dalgalanmasını beklerken, çay bahçesi canlandı.
Beklediğimiz kişilerin gelmesi ile başlayan hareketlilik, onların masadaki yerlerini almalarından hemen sonra yapılan semaverli çay servisinin ardından yerini sükûnete bırakınca sohbet koyulaştı.
İlk mevzu elbette içinde bulunduğumuz mekân ve temaşa ettiğimiz manzara idi. Biz uzun uzun tahassüslerimizi, tecessüslerimizi anlattık, onlar da çay içip manzarayı seyrederek yorgun zihinlerini dinlendirmeye çalıştılar.
180/Allah Bize Yeter
Teneffüs ettiğimiz temiz hava, meftun olduğumuz
niar,^
ra ve içtiğimiz leziz çay dimağlarındaki durgunluğu çab^ izale etmiş olmalı ki, onlar da tenezzüh zamanının ak,."* hemen intibak ettiler.
Biri, sözlerine zaman zaman çeşitli şairlerin mısralarını dj ekleyerek bu müstesna manzaranın hislerinde, duygulannda düşüncelerinde, hayallerinde uyandırdığı inikasları anlattı ve buraya daha sık gelememekten duyduğu üzüntüyü dile ge, tirdi.
Yanındaki de benzer şeyler söylemekle birlikte kendilerinin zor şartlarda çok mühim işler yaptıklarını, tenezzühe fazla zaman ayırdıkları takdirde işlerin aksayacağını söyleyerek ifa ettikleri hizmetin ehemmiyetini nazara verdi.
Aynı mekân ve zaman içinde ortaya konan bu iki ayn tavır, grubun mensupları arasında fıtrat insicamının olmadığını gösteriyordu. Sohbet bu minval üzere biraz daha devam etse, kişiler arasındaki fıtrat farklılığı iyice ortaya çıkacaktı.
Öyle olduğu takdirde sohbetin karşılıklı suçlama ve savunma şekline gireceğini anlayınca, içlerindeki en yaşlı kişiye döndüm ve hisleri tahrik edici bir soru sorarak konuyu istediğim mecraya çekmek için ulu orta sordum.
“Bugün Nur hareketi içinde onlarca grup var ve hepsi Nur hizmeti adına kendince bir şeyler yapıyor. Sizin grubunuzun onlardan farkı ne?”
“Onlarda olan her şey bizde de var.”
“Ne meselâ?”
“Dershane hizmetleri, müdebbir yetiştirme çalışmaları, ders yapma faaliyetleri, cemaat münasebetleri, okuma programlan.”
Allah Bize Yeter \ 181
.‘Bunları onlar da yapıyor.”
"Yapacaklar tabi.”
"Belki bazıları bazı hizmetleri sizden daha iyi yapıyordur.” "Olabilir.”
“Siz onlardan farklı ne yapıyorsunuz?”
“Günlük gazete çıkarıyoruz, haftalık aylık dergiler yayınlıyoruz, kitaplar neşrediyoruz.”
“Bunlar birer farklılık sayılabilir.”
“Üstadı anlatan toplantılar yapıp Risale-i Nurları nazara veren seminerler, konferanslar, paneller, açık oturumlar tertip ederek Nur hareketini cemiyete mâl etmeye çalışıyoruz.”
“Diğerleri bunları yapmıyor mu?”
“Bazılarını yapmaya çalışan bazı gruplar var.”
“0 halde sadece size has bir farklılık sayılmaz.”
İtiraz, cevaptan ziyade sükûtun kapısını araladı. Ağızlar kapanırken gözler süzüldü ve nazarlar uzaklara daldı. Manzara aynı manzaraydı. Ufkun kızıllığına paralel olarak hareketlenen bulutlar, durmadan gidip gelen sandallar, mavnalar, vapurlar ve motor vuruşları havadan ziyade yerden hissedilen büyük yük gemileri zihinlerde farklı tedailer husule getiriyordu.
Adeta nefes alıp veren ve soludukça renklenen canlı bir tablo vardı önümüzde. İnsan bu manzaranın karşısına geçip muhayyel mükâlemeiere başladığında yel durur, liizgâr yavaşlar ve konuşulanlara kulak kabartırdı.
Öyle bir tefekkür ve temaşa muhabbetinin başlaması için galiba insanın bizim gibi bedenen yorgun, zihnen dinç olması
182/Allah Bize Yeter
gerekiyordu. Zira koca parkı ve çay bahçelerini dolduran sanların ekseriyeti manzaraya sadece bakıyor olmalı ki J" leşine müstesna bir yerde bulunmanın hayranlığı içindede gülerdi.
Her birinin ayrı bir renk, ses, ahenk kattığı manzara, baş|(j vakit olsa saatlerce hisleri harekete geçirip hayal hassasının engin ufuklara atlas yelkenler açmasını sağlardı. Lâkin şimdj zihinler başka bir mesele ile meşgul olduğundan nazarlaı oralarda fazla oyalanmadı ve bir bir geri dönüp soğumaya başlayan semaverin üzerinde düğümlendi.
“Bizim en bariz farkımız duruşumuzdur.”
Sohbetin de semaver gibi soğumaya başladığı sırada yükseldi ses. Sonradan sohbete iştirak edenlerden biri söylemişti bunu. Oturduğu yerde doğruluşu ve tek tek yüzleri dolaşan kararlı bakışı, iddiasını ispat etmeye hazır olduğunu gösteriyordu. Bunu hissedince ben de aynı tavır ve ses tonu ile sordum.
“Ne duruşu.^”
“Kemalizm’in karşısındaki kararlı duruşumuz.”
“Hah, işte bu!..”
O zamana kadar hiç söze karışmayan arkadaşımdan gelmişti bu haykırış. Sohbet esnasında nazarı hep uzaklarda gezinse de anlatılanları dikkatle dinliyor olmalı ki, son söz onun durgun dünyasını dalgalandırmaya yetmişti. Heyecanla iddianın sahibine dönüp sordu.
“Ne duruşu dediniz?”
“Kemalizmin karşısındaki duruş.”
Allah Bize Yeter \ 183
.'Bu duruşa, imanın küfür karşısındaki duaışu diyebilir miyiz?”
“Elbette.”
“Ya mehdinin deccal karşısındaki duruşu?”
“Onun da diyebiliriz.”
“Bu cemaatin farkı işte bu...”
Heyecanı sadece hislerini hareketlendirmekle kalmamış, bedenini de harekete geçirmişti. Yanımda oturduğu için o hareket ayniyle bana da aksetti. Uzun zamandır örneğini görmediğimiz için isimlendiremediğimiz vasfın, bir grup tarafından taşındığını görmek gerçekten heyecanlandırıyordu insanı.
0 anda aynı heyecanı hissetmekle birlikte onun gibi hay-kımıadım ama “Hah işte bu!” diye geçirdim içimden. Kanaatimi sesli olarak ifade etmeden önce heyecan kaynağınm iradesi mi, yoksa hisleri mi olduğunu anlamak istedim.
“Bu düşünce diğer cemaatlerde yok mu?”
“Düşünce varsa da kararlı duruş ve cesaretli söyleyiş yok. Onlar olmadığı için düşünce cemaate aksetmiyor ve yokmuş gibi görünüyor.”
Aramızdaki meselenin öncesini bilmedikleri için ilk anda mevzua intibak edemeyen arkadaşlar, söz diğer guruplarla mensup oldukları grubun mukayesesine gelince hareketlendiler.
Hâl ve hareketlerinden, hepsinin cemaatlerin Kemalizm karşısındaki tavırları hakkında bilgi sahibi oldukları belli idi. Fakat o meseleleri gündeme getirme hususunda aralarında
184/Allah Bize Yeter
