istanbul beylikdüzü satılık daireler ile allah bize yeter evet arkadaslar en güzel yaızzlrı yazan istanbul beylikdüzü satılık daireler diyorki Bu yüzden içerdekiler, olanlar karşısında hayret ifade eden hareketler ve tavırlarla “Hasbünallah” çekerek kapının önünden ayrılmışlar ve odalarına gidip masalarının başına geçerek biraz geç de olsa işlerine başlamışlardı.
Zaten işleri başlarından aşkındı. Her gün gazeteyi yayına hazırlayan yazı işleri personeli o gün iş akitleri feshedilerek içeriye alınmadığından o iş de kendilerine kalmıştı. Üstelik gazetenin belli bir saate kadar hazırlanıp matbaaya verilmesi gerekiyordu.
Hepsi o binada çalışsa da çoğunun işi gazetecilik değildi. İş başa düşünce acemice de olsa birinci ve son sayfaları hazırlamışlar, iç sayfaların çoğuna da iri yazılı büyük resimli kitap reklâmları koyarak o günü kurtarmışlardı.
Ondan sonraki günlerde, bazı gazetelerden teknik destek ve eleman yardımı alarak herkese hitabeden geniş muhtevalı bir gazete çıkarmaya çalışmışlardı. Gazetecilik zor bir meslek olduğu ve sık sık hamle yapmak gerektiğinden, çok geçmeden bu değirmenin dökme su ile dönmeyeceğini anlamışlardı.
Her gün satılmak üzere dağıtım şirketine verdikleri gazetelerin, bir süre sonra birikmiş vaziyette geri geldiğini görünce şaşırmışlardı. Bu hareket, cemaatin kahir ekseriyetinin kendilerine karşı tavır aldığının, çok farklı bir gazete çıkarsalar da o tavrın değişmeyeceğinin ifadesiydi.
Bunun üzerine, zaten maliyeti oJdukça yüksek, geii^ bir hayli az olan gazeteyi çıkarmaya devam etmenin J seseyi kaldıramayacağı ağır bir maddî külfetin altına ;
gını düşünerek gazeteyi kapatmaya karar vermişlerdi.
Yeni Nesil gazetesinin ismini ve imtiyaz haklarını, “Naylo,, gazete” tabir edilen göstermelik gazete çıkaran bir şirketç sattıktan sonra bir yandan kitap neşriyatına devam ederken diğer yandan yeni hizmet sahaları aramaya başlamışlardı.
Ben bunlan anlattıkça o meraklanmış ve bazı yerlerde araya girmek istemişti. Dikkat çekmemek için dışan çıkmadığı-mızdan arabanın içinde zaten yeteri kadar sıkıldığımızı hissederek konuyu kapatmak istedim.
“Yeni hizmet sahası açmadan Nur hareketi içinde yaşama şansları yoktu.”
“Bunlar olurken siz ne yaptınız?”
“Siz derken beni mi kast ediyorsun, üçüncü şahıslan mı? “Üçüncü şahıs da ne demek?”
“Üçüncü şahıslar, bir cemiyet, cemaat, müessese veya resmî daire ile fiilî bir irtibatı olmasa da ilgisi olan insanlar için kullanılan bir tabirdir. Mevzuumuz Nur hareketi olduğuna göre buna biz cemaat de diyebiliriz.”
“Sözünü ettiğiniz ilgi nedir?”
“Mensubiyet hissi.”
“Bu ilgi kime gösterilir?”
“Müesseselerde çalışan kişilerden ziyade, temsil ettikleri şahs-ı manevîye."
“Üçüncü şahısların hepsi bu anlayışta mıdır?”
Allah Bize Yeter \ 151
.‘İstisnalar olsa da ekseriyet itibariyle öyledir.”
“0 halde sen üçüncü şahıslar adına konuş.”
Aslında oldukça zordu üçüncü şahıslar adına konuşmak. |.jele her sahada fetret devri manzaralarının yaşandığı ve İçtimaî zeminin kayganlaştığı bir zamanda cemaat adına kanaat serdetmek manevî mesuliyeti mucip bir hareketti. Onun için umumî meseleler üzerindeki mülâhazalarımı kısaca anlattım.
Bana göre, Nur hareketi içinde yer alan ticarî müesseseler ınedar-ı bahis olduğunda, cemaate mensup insanlar oralarda fiilen çalışmadıkları için bir nevi “üçüncü şahıs” mesabesin-deydiler. Hususi mahiyet arz eden dâhilî meseleleri ancak olup bittikten sonra duyarlar ama yine de ilgilenirlerdi.
Bizim de o sıfatı taşımamız hasebiyle, Nur hizmetinde faaliyet gösteren bazı müesseseleri bünyesinde barındıran bu hizmet binası ile zaman zaman ağabeyleri ve arkadaşları ziyarete gitmenin dışında pek bir irtibatımız olmazdı.
Bu }ttizden burada yaşanan mezkûr hadiseyi de ancak olup bittikten sonra duymuştuk. Orada çalışanlann çoğunu tanıdığımız için kendimizi, ne sadece kapının içinde olanların yanında hissedebilmiştik, ne de dışında kalanların.
Bazılarımız içerdekileri, bazılarımız dışarıdakileri şahsen kendimize yakın bulsak da hizmette hepsine eşit mesafede durmaya çalışır, hürmet eder ve büyüklere “ağabey” emsalimiz olanlara ve küçüklere “kardeş” derdik.
0 hadiseden sonra, bir tarafın diğerine yaptığı muameleyi yanlış bulduğumuz için ekseriyetimiz dışarıdakilerin yayında yer alırken bazılarımız da aramızdaki şahsî yakınlığın tesiriyle içerdekilerin yanında kalmıştık.
152/Allah Bize Yeter
Şahsî yakınlıktan ziyade yapılan hizmetlere ilgi du mız ise gmbun birinin içinde yer aldığımız takdirde dl^^' tarafından dışlanacağımızı hissettiğimiz için kendimizç^ cak makul bir yer bulmak maksadıyla Risale-i Nura at etmiştik.
O zaman aklımıza ilk gelen bahis İhlâs Risalesi olmuj}^ Fakat “lâakal her on beş günde bir defa okunması”gere^ bu mühim bahsi münhasıran ihlâs zaafı yaşadığımız öy|ç hassas zamanlarda okuduğumuz takdirde eseri suiistimal miş olacağımız hissine kapılarak vazgeçmiştik.
Bunun üzerine, yaşanan hadiseden dolayı zayıflayan kardeşlik şuumna kuvvet kazandınnak ümidiyle Uhuvvet Risa-lesi’ne müracaat edince karşımıza ibretli bir hakikat tablosu çıkmıştı:
“Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve in-saniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve ha-yat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.”
Mezkûr hadiseye ve benzerlerine bu nazarla baktığımız zaman, paragrafta sözü geçen ferdî, İçtimaî, beşerî, İslâmî ve manevî zararların hepsinin meydana geldiğini müşahede edince ürpermiştik.
Gerçi o hadiseye sebep olan veya gayriihtiyarî kendini içinde bulan kişilerin hiç biri. Nur Talebelerinin arasına nifak sokmak, kin ve adavet tohumları ekmek, onları parçalayıp bölmek maksadıyla hareket etmemişti. Lâkin netice itibariyle orada zikredilen zararların ekseriyeti vuku bulmuştu.
Meselâ, hadise esnasında orada bulunmamamıza, içerde-kilerin veya dışarıdakilerin yanında yer almamamıza, karşı-
Allah Bize Yeter \ 153
lıj,lı yapılan muamelelerin muhatabı olmamamıza rağmen, sadece o cemaate mensubiyet hissetmemiz sebebiyle huzurumuz kaçmıştı.
Yani hadisenin “şüyuu vukuundan beter” olmuş, bizim gibi düşünmese ve yaşamasa da beşerî münasebetler içinde bulunduğumuz bazı insanlar olanları duydukça dinimiz, inancımız, cemaatimiz ve insanlığımız hakkında farklı kanaatler taşımaya başlamışlardı.
Buna benzer malum ve muhtemel neticeleri düşündükçe evhama kapılıp makul hareket edemeyeceğimizi hissedince fazla yomm yapmamış, hadiseleri kaderin tecellisi olarak görüp hüsnüzan etmeye çalışmıştık.
Haddizatında, çeşitli sebeplerle daha önce teşekkül edenler de dâhil küçük, büyük bütün gruplar kendilerine göre farklı hizmetler yapıyorlar ve “Risale-i Nur’un bir rüknünü ihya ederek hayat buluyorlardı.” Hepsinin hizmet adına yaptığı faaliyetler, behemehal yapılması gereken işlerdi.
Onun için onların hepsi çeşitli mülâhazalarla bazı “üçüncü şahıslar” tarafından yardım edilip desteklenerek varlıklarını koruyorlardı. Ne var ki, bunları kendi başlarına ayrı ayrı yerlerde yaptıklarından emekleri, masrafları fazla da olsa tesirleri mevzi kalıyor ve hizmetleri cüz’î oluyordu.
Bazılarımız parçalanmışlığın, bölünmüşlüğün tezahürü olarak değerlendirdiğimiz bu tabloyu pek makul bulmasak da Bediüzzaman’ın mezkûr ikazındaki “tarafgir” sıfatına müstahak olmamak için zihnimizi onlarla meşgul etmemiştik.
Zahiren nahoş gibi görünen bu hadiselere bakıp fevri hareket ederek hizmetin dışında da kalmamıştık. Ekseriyetimiz fıtratımıza uygun faaliyetler yapan bir grubun içinde yer alır-
ken diğer gruplara muhabbet etmeye çalışmış, bütün i mizle, yaşanan bu hadisenin son olmasını dilemiştik
Lâkin olmamıştı. Aradan biraz zaman geçip olanlar
lunca “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben yeyim.” arzusunun masumiyetine bürünen veya “Herkes i)^ ni dinlesin.” hissine kapılan beşerî zaaflar; nefis, hisvei,j vesten güç alarak harekete geçince “Mabeynimizdeki ihlâsa zarar gelmişti.”
O zaman gruplar içinde farklı hizmet telakkileri tezahû, etmeye başlamıştı. Kimi bazı hassasiyetlerini kaybederken kimi yeni hassasiyetler kazanmıştı. Hepsi, herkesin kenditç.istanbul beylikdüzü satılık daireler lakkilerine tabi olmasını arzu ettiğinden gruplar içinde yeni çözülmeler, ayrılmalar baş göstermişti.
Ben camia içinde daha sonra yaşanan hadiseleri de bu minval üzere anlatırken meseleyi biraz uzatmış olmalıyım ki, önce sıkılma emareleri ile hareketlenen arkadaşımın bir süre sonra sesi yükseldi.
“Sadede gel, sadede!..”
“Sadetteyiz işte.”
“Biz bu binada yaşananları konuşuyorduk, sen umumî meseleleri anlatmaya başladın.”
“Hepsi birbiri ile ilgili olduğundan birini diğerinden ayırmak pek kolay değil.”
“Biz zom başarıp ayırmaya çalışalım.”
“Bir deneyelim.”
Deneyince pek de zor olmadığı ortaya çıktı. O hadisede içerde kalan ve satılan Nesil gazetesinin adı ile anılan gmba mensup olan kişilerin, kendi aralarında vazife taksimi yap-
Allah Bize Yeter \ 155
mak isteyince sıfatların isim, imkânların el, makamların yer [ieğiştirdigini anlattım.
Ardından, hizmet mülâhazasıyla yapılan bu tasarruflara tabi olmak istemeyen kişilerin kimi kendi arzusuyla giderken kinlinin ayrılmaya mecbur bırakıldığını, kalanların da kendi kadrolarını kurma gayreti içine girdiklerini söyledim.
Grup içindeki bu iç dalgalanma uzun süre devam etmişti. Aynlanlar kendi adlarına işyerleri açarak grupla maddî bağlarını koparmakla birlikte, cemaatî mensubiyetlerini devam ettirirken kalanlar arasındaki kadrolaşma mücadelesi, birkaç kadronun birbirini tasfiyesinin ardından biraz durulmuştu.
Ancak ondan sonra başlamıştı hizmet muhtevalı hareketlenme. Müesseselerin içinde kalanlar, müessesede çalışmamakla birlikte grupla irtibatını koparmayan bazı kişilerden de maddî, İdarî destek alarak yeni prensipler tespit edip farklı faaliyet sahaları açmışlar ve bu sayede iç istikrarı sağlamışlardı.
Gelinen noktayı bu grubun hizmet akışının içinde bir merhale olarak kabul ettiğimden biraz durdum. Tespit edilen yeni prensipleri ve farklı hizmet sahalarını anlatmaya hazırlanırken beklediğim soru geldi.
“Sonra ne oldu?”
“Bunu bana niye soruyorsun?”
“Kime soracağım?”
“Gidip kendilerine soralım.”
Çoktandır böyle bir teklif bekliyormuş gibi hemen hareketlendi. Birlikte yolu geçip binaya doğru yürüdük. Kapı yine kapalıydı ama kalın saçtan ve enli çubuklardan müteşek-
Kolayca açarak içeri girdik. Danışma memuruna kimlik mizi ibraz edip bazı arkadaşları ziyaret etmek istediğimj^ söyleyerek birer yaka kartı takıp yukarı çıktık. Aradan geçe,, zaman içinde binanın içi pek çok tadilata uğradığı için ara. dığımız odaları ancak girişte yanımıza rehber olarak verilet, gencin yardımıyla bulabildik.
İlk olarak ağabeyleri ziyaret etmek istedik. Birinci Ağabeyin Almanya’da olduğunu, Fırıncı Ağabeyin de buraya her zaman gelmediklerini öğrenince genel müdürle görüşmek istedik. Binada işletmecilik kurallarına hassasiyetle riayet edildiğinden rehber bizi sekretere teslim edip ayrıldı.
Sekreter, Müdür Beyin odasında bir görüşme yaptığını söyleyerek yer gösterdi. Daha önce böyle muamelatla muhatap olmadığımızdan yadırgasak da takdir ettik. Biraz bekleyip odaya alındığımız zaman orta yaşlarda, spor giyimli, tebessim bir zat tarafından karşılandık.
Selâmlaşma ve musafaha faslının ardından biz sebeb-i ziyaretimizi söyledik. O yer gösterdikten sonra masasına gidip bazı notlar altı, telefonla talimatlar verdi ve gelip yanımıza oturdu.istanbul beylikdüzü satılık daireler Hâl hatır ettik, hayatın seyrinden işlerin gidişatından, hizmetlerin işleyişinden konuştuk.
Müdür Bey, sık sık gelen ziyaretçilere bu meseleleri anlatıyor olmalı ki, hemen konuya girdi. Hizmetin işleyişi ile ilgili olarak müessese çalışanlarından, bazı cemaat mensuplarından ve ağabeylerden müteşekkil bir istişare heyeti kurduklarını; İdarî, malî, İçtimaî, siyasî her meseleyi onlarla istişare ederek karar verdiklerini söyledi.
Biz kabul veya itiraz ifade eden bir tavır içine girmeyince jaha önce de işleyişin böyle olduğunu ama bazı fevri kararlarla devletin hassasiyetlerine saldırılıp resmî şimşeklerin ce-p^aatin üzerine çekildiğini, bir siyasî parti aşın şekilde savunularak başka parti mensuplarının gücendirildiğini, bunların (la hizmetin inkişafına zarar verdiğini sözlerine ekledi.
Bizim sükûtumuzu, söylediklerinin ikrarı saymış olmalı ki sözü malî meselelere getirdi. Müessesenin, kritik safhayı atlatıp kendisini kurtaracak seviyeye geldiğini, Cağaloğlu’nda-ki binanın satılarak cemaate olan borçların ve karzlann bü-bir kısmının ödendiğini, ödenemeyenlerle anlaşma cihetine gidildiğini, onların da zaman içinde peyderpey ödeneceğini anlattı.
Sözün burasında araya ikram faslı girdi. Bize ne içeceğimizi sordu, telefonla talimat verdikten sonra gelip yerine oturdu. Onun, ticarî sahada yapmayı düşündükleri bazı hamleleri anlatmaya hazırlandığını fark eden arkadaşım, sohbeti merak ettiği mecraya çekmek için bir hamle yaptı.
“Sözünü ettiğiniz hamlelerin arasında, gövdede meydana gelen çatlaklığı giderme teşebbüsü de var mı?”
“Ne gövdesi?”
“Nur hareketinin ana gövdesi.”
Sohbetin gidişatını kendisinin tayin ettiğini düşündüğünden böyle bir çıkış beklemeyen Müdür Bey, o soruyu arkadaşımdan ziyade benim sormamı bekliyormuş gibi ondan önce bana baktı. Ben gülümseyerek soaıyu onun sorduğunu ima edince ona doğru döndü ve ciddileşti.
r
158/Allah Bize Yeter
“Biz Nur hareketini gövde, dal, öz, kabuk gibi ki aytnmyonız. Her grubun kendisine tekabüi eden yaptığına inanıyoruz,”
“Bu iıizmetin size tekabüJ eden tarafı ne,^”
“Nurcu sıfatı taşımaktan içtinap etmeyen bir aydınlar gj, rubu teşekkül ettirmek.”
“Kimler bulunacak bu gaibun içinde.^”
“Akademisyenler, bürokratlar, iş adamları, sanatçılar, yj. zarlar, şairler ve sahasında temayüz etmiş meşhur isimler.”
“Politikacılar da olacak mı bu gurubun içinde?
“Olacak elbette.”
“Parti ayırımı?”
“Yok.”
“Hitap sahası?”
“Yeryüzü.”
“O zaman din, dil, ırk ve renk, ülke kıta ayırımı da olmayacak.”
“Olmayacak.”
“Nasıl bir araya getireceksiniz bu kadar farklı unsuru?”
“Hassasiyetlerine saygı duyup hassasiyetlerimizi ihsas ederek.”
“Bu çok büyük imkân ve insan isteyen bir hedef.”
“İhlâsla istedikten sonra imkân da bulunur, insan da.”
“Şu anda ihlasla istemek saflıasında mısınız, yoksa bazı çalışmalarınız var mı?”
lîB'
Allah Bize Yeter \ 159
“Çalışmaları yerinde görmeye ne dersiniz?” “Harika olur deriz.”
“0 halde buyurun.”
Birlikte kalktık. Müdür Beyin talimatı üzerine bize rehberlik eden sekreter delikanlının refakatinde ilk olarak radyoya gittik. Bu radyo, camianın ulusal yayın yapan ilk sesli yayın kuruluşu olması hasebiyle vatan sathında geniş bir dinleyici çevresine sahipti.
Bilhassa farklı sahalarda cazip programlar yapan program-cılann seçilmesi, cemiyette varlığı hissedilen her fikir çevresinden konuşmacıların davet edilmesi, aralarda değişik çevrelerin dinlediği şarkıların, türkülerin çalınması ve yeni yetişen sanatçılara sanatını icra etme fırsatı verilmesi, gmba; hitap sahası olarak seçtiği aydın çevrelere kolayca nüfuz etme imkânı sağlamıştı.istanbul beylikdüzü satılık daireler
Cemiyetin ekseriyetine hitap eden bir yayın politikası takip edilmekle birlikte, münhasıran Risale-i Nur üzerine yapılan programların olması ve yeni teşekkül etmeye başlayan çok farklı çevrelere mensup insanlardan müteşekkil radyo dinleyicilerine ulaşması, grubun cemiyet içinde yeni bir taban bulmasına zemin hazırlamıştı.
Orada radyonun cemiyete ve dünyaya açılmak için iyi bir vasıta olarak kullanıldığını gördükten sonra, aynı binada bulunan vakfa gittik. Said Nursî’nin hayatı, fikriyatı ve Risale-i Nur külliyatının muhteviyatı üzerine yurt içinde ve yurt dı-şmda salon toplantıları yapmayı faaliyet sahası olarak seçen Vâkıf mensupları o sırada hummalı bir çalışma içindeydiler.
Biz vakfın faaliyetleri hakkında bilgi isteyince muhtemelen güz aylarında, yapılması planlanan uluslararası sempozyuma
160/Allah Bize Yeter
katılmak için tebliğ gönderen onlarca ülkeden • -adamı ve akademisyenle irtibat halinde olduklardıS tiler. Bazıları Arapça ve İngilizcenin yanı sına başkâ bilen gençleri, şimdiden yaptıkları hizmetin heyecanı s'a benziyordu.
Grubun temel hizmet birimlerinden birini teşkil eden
^akıf
ve ana gövdenin çatlamadan önceki zamanında kurulan yj yınevi de yeni bir çalışma tarzı takip etmiş, ismini, logosunu değiştirip muhtevasını zenginleştirerek yayıncılık sektörünün önde gelen müesseselerinden biri hâline gelmişti.
Yazılı, sesli, görüntülü, renkli, hareketli, süreli ve süresiz şekilleri ile yayıncılığın bütün türlerinde faaliyet göstermekle iktifa etmeyen grup; yemek şirketinden inşaat sektörüne ve taşımacılığa, pazarlamaya varıncaya kadar daha pek çok sahada kazanç sağlayacak yatırımlar yapma gayreti içine girmişti.
Bunlar olurken grup bünyesinde bazı dâhili sıkıntıların meydana geldiği, arada bir zuhur eden şahsî kanaat farklılıklarının, hissi tavırların, fevri çıkışların, ferdî ayrılışların yamn-da fikir, düşünce, hedef değişikliklerinin ve gruplaşma temayüllerinin yaşandığı da bir vakıa idi.
Binada başka müesseselerin ve hizmet birimlerinin de olduğunu söyleyen rehber, oraları da gezdirmek istedi. Biz yaptığımız müşahedelerin, bu gurubun camia içindeki yerini tespit etmek hususunda bir kanaat sahibi olmamıza yeteceğini düşünerek ilgisinden dolayı teşekkür edip ayrıldık.
“Hedefini iyi seçmiş bir gmp görüntüsü var burada.”
Koridorda giderken arkadaşım kendi kendine mırıldan-mıştı bu cümleyi. Yanımızda kimse yoktu. Hitabında da hâlinde ve tavrında da bana hitaben söylediğini gösteren bir
gniare olmadığından mukabele etmesem de biraz düşünün-
ona hak verdim.
Gerçekten öyleydi. Dünyayı az sayıda politikacının yönettiği, cemiyeti bir o kadar fikir adamının şekillendirdiği, dünya ticaretine yön veren çok uluslu şirket yöneticilerinin sayısının diğerlerini pek geçmediği, eserleri ile hayata renk ve ahenk katan sanatçının çok fazla olmadığı, onları da ancak o kadar akademisyenin yetiştirdiği nazara alınacak olursa, bu grubun isabetli bir hedef seçtiği söylenebilirdi.
Gerçi gaibun, kendisini cemiyetin münevver de denen aydın kesimine ne kadar kabul ettirdiği ve o çevrelerde kabul görecek ne kadar insan yetiştirdiği henüz belli değildi. Lâkin böyle bir hedef seçmiş olması bile. Nur hareketinin şahs-ı manevîsi açısından bir kazanç sayılabilirdi.
Ne var ki bunlar da; cemiyette değişik çevrelere girmeye çalışmak ve faaliyetleri içinde onlara yer vermekle birlikte, cemaat içinde kendilerine mesafeli duranlara tavır koymak, muhalif olarak gördükleri kişileri ademe mahkûm etmek, onlann yaptıkları çalışmaları nazar-ı itibara almamak ve bazı güç kaynaklarına yakın durmaya çalışmak gibi bir zaaf içindeydiler.
Muhtemelen böyle çok yönlü çalışmaları ancak kendilerinin yapabileceği zehabına kapılmaları, arkalarında güç kaynaklan, ellerinde maddî imkân ve yetişmiş kadro olduğu için cemaatin ekseriyetinin varlığını yanlarında hissetmeden de o hedeflere doğm gidebileceklerini düşünmeleri, önlerindeki en büyük handikap gibi görfinüyordu.
Orada geçen zaman içinde, önceki bilgilerimin de tesiriyle zihnimde bu kanaatler şekillenmişti. Ziyaretçi salonunda
162/Allah Bize Yeter
dinlenirken bunları arkadaşıma aktardım ve kend deleri ile mukayese etmesini istedim.
Kendisinden böyle bir şey istememi bekliyormuş gibi du. Salondaki kitap tanıtım afişlerine bakarak biraz düşü' dükten sonra, söylediğim kanaatlerle yaptığı müşahedei,. arasında bariz bir farkın olmadığını söyledi ve ekledi:
“Bu gmbun da diğerlerinden pek bir farkı yok.”
“Nasıl vardın bu kanaate?”
“Bunlar da diğerleri gibi hep kendi yaptıklarını nazara ve-rerek sadece onlarla iftihar ediyorlar.”
“Meselâ?”
“Meselâ diğerlerinin bazıları dershanelerinin çokluğunu, bazıları cemaatlerinin fazlalığını anlatmışlardı. Bazıları dünyaya açılmayı, bazıları mahallinde yayılmayı asıl hizmet saymışlardı. Aralarında Risale-i Nurları yazılı sözlü neşrederek, başka dillere çevirerek, şerh mahiyetinde eserler yazarak, vakıf olacak insan yetiştirerek, bürokrasi ile irtibat kurarak hizmet etmeye çalışanlar da vardı ve hepsi, yaptıkları ile iftihar ediyorlardı.”
“Bu bir zaaf değil.”
“Yapılanlar zaaf olmasa da, hizmetler sorulduğu zaman münhasıran kendi hizmetlerini anlatmaları bir zaaf.”
“Ne yapmaları gerekirdi?”
“İhlâs Risalesi’nin Dördüncü Düsturundaki ‘Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleri ile şakirâne iftihar etmektir.’ hükmü mucibince, diğer cemaatlerin yaptıkları hizmetlerden de bahsedip onlarla iftihar edebilirlerdi.”
Allah Bize Yeter \ 163
.‘Ya bu grup?”
»Bunlar da mutat yayın, neşir, ders faaliyetlerinin yanı sıra I,er yıl dünyanın değişik ülkelerinde konferans, seminer, panel gibi toplantılar yapıyorlar. Birkaç yılda bir de Türkiye’de yjnslar arası sempozyum tertip ediyorlar. Nur hizmetlerini anlatırken de hep onları nazara veriyorlar.”
“Bunların hepsi yapılması gereken hizmetler?”
“Yapılanlara bir itirazım yok.”
“Neyine itiraz ediyorsun peki?”
“Bunlar yapılırken grupların aralarında, velev ki dua mahiyetinde de olsa fiilî bir irtibatın ve insicamın olmamasına.”
“Sözünü ettiğin sempozyumlarda farklı gruplara mensup binlerce insan bir araya geliyor.”
“Program bittikten sonra da dağılıp gidiyorlar.”
“Orada kalacak hâlleri yok ya?”
“0 sayede sağlanan ittihat, uhuvvet zeminini; şahs-ı manevînin teşekkülüne vesile yapma imkânları olduğu hâlde kullanmıyorlar.”
“Demek ki, sence bu grup da manevî şahsiyetin bir uzvu olabilir?”
“Şayet insicamlarını koruyabilirlerse hem de mühim bir uzuv.”
"Korumayıp da ne yapacaklar?” “Tekrar bölünebilirler.”
