beylikdüzü satılık daireler ve islam bilgileri
evet arkadaslar sizler icin en güzel bilgileri yazan beylikdüzü satılık daireler diyorki Diğer taraftan Allah’ın insanlarla irtibat kurması harikulade bir tarzda ce^^ yan etmektedir. Ayette bu irtibatın üç şeklinden bahsedilmektedir“Allah, bir insanla ancak vahiv suretiyle veya perde arka.smdan konuşur, yahut bir elci gönderir de izniyle dilediğini vahyeder. Doğnı-su o yücedir, hakimdir" (Şûra 42/ 51).Burada bu iletişim kunnanın her üç şekli de mucizevi bir tarzda cereyan etmektedir. İlk şeklinde vahiy, İlâhi kelamdaki mananın peygamberin kalbinde şekillenmesidir. Son şekilde de bir meleği elçi olarak göndererek peygambere vahyini iletir.İkinci şekil, Allah Teala’nın bizzat, fakat görünmeden peygambere hitap etmesidir. Onun tarafımızdan görülmemesi, bizim görme smırlanmızın üstünde oluşundandır. Konuşmasını (kelam) duymamamız, kendisine has bir kelamın idrak smırlanmızın ötesinde oluşu sebebiyledir. Kaldı ki maddi alemde bile duyulanmız, belli frekanslar arasında olanı algılamaktadır Belli frekansın altında veya üstünde ne görebilir, ne de duyabiliriz. Bufre-
NOBüvvnr VI-, vahİyjjanslann dışında duyabilmemiz ve görebilmemiz için bazı araçlara ihtiyaç vardır ve zamanla insanoğlu bunu başarmıştır.
Mikroskop altında, çıplak gözle göremediğimiz mikropları; teleskopla uzakta göremediğimiz varlıklan görme şansını elde ederiz. Radyo ve televizyon aracılığıyla çevremizde idrak edemediğimiz ses ve görüntüleri al-gılanz. İşte tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ da, peygamber olarak seçtiği bazı kişilere bu özellikleri vermiş ve onlar bu sayede bizlerin algılayamadıkları şeyleri algılayabilmektedirler. Bu, gayet tabii bir olay olup bunda hayret edilecek bir durum söz konusu değildir. Hatta hayvanlar aleminde bile biz-lerden daha hassas bazı duyarlılıklara sahip canlılar vardır. Bu, onların o konuda bizden daha ilerde olduklarını gösterir. Öte yandan insanlar arasında dahi idrak açısından bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Bazdan, diğer bazılarına göre algılama ve idrak açısmdan daha hassastır.
g. Vahyin Mahiyeti
Vahyin nasıl bir hadise olduğu (keyfiyeti) konusu dâhi bir sırdır. Nitekim peygamber dahi bazı benzetmeler yapmak suretiyle vahiy olayını ifadeye çalışmıştır. Evvelâ şu hususlara dikkat çekerek konuya yaklaşmaya çalışalım:
Şüphesiz, İmam A’zam’m ifade ettiği ve akaid kitaplanmızda nakledilegel-di^ üzere “Allah Teâlâ âletsiz ve harfsiz konuşur; harfler mahluktur, Allah kelamı ise mahluk değildir. ” Dolayısıyla "O ’nun kelamı harfler ve sesler cinsinden değildir" (Fıkh-ı Ekber, Akâid-i Nesefi ve diğerleri) Merhum S. Çelebi'nin veciz üslubuyla:
ii-hurûf u lâfz u savt ol Pâdişâh Mustafâ 'ya söyledi bî-iştibah!..
Bilindiği gibi kelam (kelime-söz); lâfız ve mânadan ibarettir. Ve bunlar birturinden aynlamazlar. Ancak aklen ayn düşünülebilir. Hiç şüphesiz kullandığımız dillerde olduğu gibi dâhi kelamda da, yani vahiyde asıl olan bu anlamdır. Bu yönüyle anlam, hiçbir dile has kılınamaz. Binaenaleyh o, bütün dillerin ortak ve evrensel yönüdür, diyebiliriz. Lâfız ise, lisanın evrensel olmayan yanıdır.
Tabiidir ki tek bir anlam yanında pek çok lâfız olabilir. Lâfız, anlamın bir kalıba girmiş halidir. Diğer bir ifade ile anlam, tıpkı su gibi girdiği kabın leldini almaktadır. Dolayısıyla telâffuz edilen her kelimenin, şeklini aldığı kaba göre bir veya daha çok anlamı olabilir. Dildeki bu lâfız-anlam ilişkisini ortaya koyduktan sonra, şimdi de vahyin nasıl bir hadise olduğunu
bilgisayar diliyle anlatmaya çalışalım. Ezeli olan İlâhi kelamın, sonradan olan lisan kalıplarıyla (lâfız) hiçbir ilgisi olmadığı ne demektir?
Bilindiği gibi bilgisayar ekranında beylikdüzü satılık daireler (monitör) harfler yoktur; sadece ken-dileriyle harflerin oluşacağı noktalar (pixel) vardır. Herhangi bir harf için sayısı belli pixerier vardır; bu sayı arttıkça harfler netleşir. Böylecc monitörün kalitesi ortaya çıkar.
îlâhi kelamı ekran(da oluşacak cümle) gibi düşünürsek, orada teşekkül eden harfler, peygamberin kullandığı lisan konumunda olan klavyeye göre olacaktır. Eğer klavye, meselâ latince ise oradaki “a” tuşuna dokunduğumuz zaman ekranda, hiçbir harfle ilgisi olmayan noktalar, a’ya dönüşecektir.
Klavye Arapça ise, orada hangi harfe dokunursak, bu sefer de o noktalar, dokunduğumuz harfi ekranda şekillendirecektir. Kısaca hangi klavyeyi (dil) kullamrsak, ekrandaki noktalar ona göre şekil alacaktır. Tıpkı bunun gibi ilahi kelamın da, hiçbir lisanla ilgisi yoktur. Bu kelam, duruma göre peygamberlerin kullandığı lisan (klavye) üzere şekil almaktadır. Nitekim Allah’ın ezeli bilgisini ya da Levh-i mahfuz’u bu tarz bir karakterde düşünmek mümkündür.
Hiçbir dille vasıflandıramayacağımız Allah, irtibat kurmak istediği toplum içinden bir peygamber seçer ve vahyetmek istediğini, orada konuşulan lisan kalıplanna döker. Böylece de peygamber ve içinde bulunduğu toplum İlâhi mesajı idrak eder. Aksi takdirde o kelamı anlamak söz konusu değildir.
Nitekim birçok ayette Kur’an’ın, anlaşılması için Arapça indirildiği bildirilmektedir. Bu anlamanın kolaylaşmasını sağlamak için de, bilgisayar monitöründeki noktalar misali Kur’an, netleştirildi, kendi ifadesi ile apaçık (mübin) hale getirildi;
"... Bu (Kur’an). Apaçık (mübin) arapça bir dildir” (Nahi 16/103).
Bütün bunların yanında kendisinden istifade kolaylaşsın diye şöyle buy-rulmuştur:
‘‘(Üzerinde) düşünsünler (tezekkür) diye onu lisanınla kolaylaştırdık. " (Duhan 44/58).
Bu inceliği fark ettikten sonra, şüphesiz bu durumdan, İlâhi kelamın İbra-nice veya Arapça gibi bir dile sahip olduğu anlamı çıkarılmayacaktır. Nitekim ayette de ifade edildiği üzere Allah’ın, “bal arısına” vahyini, (NahI 16/68) insanlara vahyedildiği anlamda almak, vahiy gerçeğini kavrama-
NÛB0VV[-T vr VAHİY
niakdemektir. Şüphesiz burada, bal ansının anlayacağı bir frekans/titreşim söz konusudur.
Ayette ifade edilen vahyin üçüncü şekli, bir elçi (melek) göndermek suretiyle olmaktadır. Allah’ın, lâtif oluşu sebebiyle insanlarla doğrudan temas kurmaması tabii bir hadisedir. Bu husus, tabii olarak insan ve yaratıcının \arlik mahiyetlerinden kaynaklamnaktadır. Bilindiği gibi, mahiyetleri birbirinden farklı çeşitli varlıklar vardır. En lâtif olan yaratıcı ile, varlıkların en tekâsüf etmiş bulunanı, diğer bir ifade ile yoğun olanı arasında sayısız varlıklar vardır. İşte böyle bir lâtif varlıkla insanlar arasındaki iletişimin kurulması için bir takım vasıtalar olmak zorunludur. Yukarıda da anlatıldığı üzere Allah’ı, duyular kanalıyla idrak söz konusu değildir. Bu sebeple de, kendisi gibi olmayan, fakat kendisine letâfet bakımından yakın bir varlık aracılığı, ya da başka bir yolla insanlara vahyederek emir ve yasaklannı bildirmesi tabii olacaktır.
Meselenin bu boyutu ele alındığında, iletişim sağlamak veya başka sebeplerle, melek, cin ve benzeri varlıkların, diğer bazı varlıkların suretlerine girdiği söz konusu olabilmektedir. Yalnız, sonradan olan hiçbir şeye benzemeyen bir varlık için böyle bir durum akla gelemez. Şüphesiz bu, onun varlığının mahiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple melekler, bazı du-nımlarda Allah ile aramızda iletişimi sağlamak ve kolaylaştırmak için insan suretine de girebilmektedirler. Nitekim şu ayette Hz. Meryem’e gelen meleğin (Rûhu’l-kuds) insan suretine girdiği belirtilmektedir;
Biz de Ruhumuzu (Cebrail) ona gönderdik. O da ona düzgün bir insan ^klinde (beşeran seviyyâ) göründü. ” (Meryem 19/179).
Melekler, hadiste ifade edildiği üzere, nurdan yaratılmış lâtif varlıklardır. Onlar, birtakım işleri yürütmek için görevlendirilmişlerdir. Erkeklik ve dişilikleri söz konusu olmadığı ve bizim gibi sorumlulukları bulunmadığı için görevleri dışına çıkmaz, isyan etmezler. Şüphesiz kozmik yapıda, bildiğimiz ve bilmediğimiz diğer pek çok varlık gibi onların da bir varlık sebebi vardu. Kaldı ki bütün varlıkların, varlık sebepleri hakkındaki bilgilerimiz eksik olup bilimin de yardımıyla zaman içinde bir şeyler ifade etmektedir. Bir vakıadır ki bütünüyle varlığı idrak edebildiğimiz konusunda, ciddi hiçbir bilim adamı ve filozof tarafından herhangi bir iddia ortaya alılmış değildir.
9.Haber-i Vahidin Kelamı Değeri
Bilindiği gibi haber, yalan ve doğru ihtimalini taşır. Bu sebeple kesin bilgi ifade edebilmesi için, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun verdiği haber olmalıdır ki bu da ancak “haber-i mütevatir”dir.
ilminde geçerli bir bilgi ifade eder. Bunun dışında yer alan “haber-i vahid" ise, bir veya tevatür derecesine varmayan birkaç kişinin aktardığı hab^f anlamına gelir. Dolayısıyla bu özellikteki bir haber, zan ifade eder vc her zaman yalan ihtimalini taşır.
Öte yandan peygamberin tek başına verdiği haber de haber-i vahid sayılu-ancak burada onların doğruluğunu mucizelerle ispat söz konusu olduğu için farklı bir durum arz eder. Peygamberin, nübüvvet iddiasında doğru olduğu, (sıdk-ı nübüvvet) Allah tarafmdan doğrudan ortaya konulmak suretiyle, tele başma getirdiği haberin de dolaylı olarak doğru olduğu ispat edilmiş olur.
Haber-i vahid ile inanç esası tespit edilemez. Ancak ameli konularda bu ha. berle amel edilebilir. Bunun yanında ahlaki bazı sosyal konularda haber-j vahid esas almabilir. Bununla ilgili pek çok uygulama nakJedilegelmiştiı, Hukuki meselelerde, bu tür bir haberle amel etmek caiz olmaz; zira bazı hususlarda ceza gerekebilir; şüphe üzerine ceza vermek ise mümkün değildir.
İslam tarihinde, zamanla mezheplerin teşekkül etme sürecinde, halk ara-smda güvenin sarsılması sebebiyle, haber-i vahid konusunda alimler sağlam kriterler getirerek ihtiyatlı hareket etmeye çalışmışlardu-.
Tarihi süreç içinde, haber-i vahidin kesin bilgi ifade edip etmeyeceği, dolayısıyla dinde delil olarak alınıp alınmayacağı noktasmda tartışmalar onaya çıkmıştır.
Kelam İlmi noktasından bakıldığında, haber-i vahidin, zanni delil ifade etmesi sebebiyle akaid konularında delil olarak kabul edilemeyeceği açıktır. Nitekim bu tür rivayetleri, ilim ifade etmemeleri sebebiyle, Eş'ari ve Mâtürîdî alimlerin pek çoğu itikadi açıdan değersiz saymışlardır.
10.Beşâirü’n-nübüvve (Peygamberin Kutsal Metinlerce Bildirilmesi) Peygamberlerin hak olup olmadıkları, dolayısıyla nübüvvetin doğruluğunu ispat etme meselesinde pek çok delil ortaya konmaya çalışılmıştır. Şüphesiz bu delilleri çeşitli mucizeler ve haberler oluşturmaktadn ve bunlar nübüvvetin başlıca alametleri olarak kabul edilmiştir. Her dinde, ileride insanları her türlü zulümden kurtaracak bir rehberin geleceği ile ilgili haberlerin mevcut olması tarihi bir gerçektir.
Daha dünyaya gelmeden önce Hz. Peygamber ve ümmetinin birtakım özelliklerini, Ehl-i Kitap’tan bazılarının, kendi kitaplarındaki ifadelere dayanarak anlattıklan, islami kaynaklarda geçmektedir. (Karadeniz
“Beşairü’n-nübuvve” tabiri, özel bir ifade olarak, dini literatürde herhangi bir peygamberlerin daha önceki bir peygamber tarafından müjdelenmesi
.miammda kullanılmaktadır. Ancak kaynaklanmızda bu kurtarıcının kim-li|i konusunda, kesin olmamakla beraber, daha çok Hz. Peygamber ileri sürülmüştür. Hatta ilahi kitaplar dışındaki kitaplarda dahi gelecek kurtarıcı ile ilgili rivayetlerin Hz. Peygambere işaret ettiği vurgulanmıştır.
K.Kerim’in, ayette geçtiği üzere “eskilerin kitaplarında" bulunması ve bu sebeple Beni İsrail ulemasının bu gerçeği bilmeleri, kendisine inanmaları hakkında yeterli bir delil teşkil etmelidir (Şuara 26/196-97). Bu sebeple jCur'an, kendilerine kitap verilenlerin, Hz. Peygamberi çocuklarını tanıdık-lan gibi tanıdıkJannı belirtir. Fakat bile bile, bazıları bu gerçeği gizlemektedirler (Bakara 2/146).
Kur'an, bu gerçeği ifade eder ve bir başka yerde, yanlarında bulunan Tevrat ve Incil’de yazılı bulduklan o ümmi resûl ve nebiye tabi olarak ona destek veren, yardım ederek kendisine inen nura (kitap) uyan bazı Ehl-i ICitab’ın kurtuluşa erdiklerini müjdeler (A’raf 7/157-158).
K. Kerim, Ehl-i Kitab’m ellerinde bulunan kitaplarda Hz. Peygamber’in açıkça müjdelendiği ve onun bazı vasıflanndan söz edildiğini ifade eder. Burada daha sonra üzerinde pek çok yorumlar yapılan şu ayete
Ayette geçen “Ahmed” ismi, Yuhanna İncili’nde özellikle şu ifadelerle iliş-kilendirilmiştir:
“... benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem, Tesellici size gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim... Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat Ruhu gelince, her hakikate yol gösterecek...” (Yuhanna 16/7-13. Aynca bak. 14/15-16; 15/26-27).
Burada söz konusu olan “tesellici”nin, Grekçe “paraklitos”un karşılığı olduğu ve bunun aslında şefaatçi, teselli verici, yalvarıcı ve hakikat Ruhu gibi anlamlara gelebileceği üzerinde pek çok yorum yapılmıştır. Arapça ifade ile Ahmed, Muhammed vb. ismin karşılığı olarak da değerlendirilmiştir (Aydm 1992; V, 549-50; 1995; XII, 165-166; Karadeniz 1999: 226-27).
Bütün bunların yanında, bu tebşirle ilgili olarak Hz. Peygamberden şöy-It bir rivayet aktanimaktadır: “Bert, babam İbrahim ’irt duası, kardeşim ^a'nm müjdesiyim; annem bana hamile iken kendisinden bir
11. Hz. Muhammed’in Ümmiliği Meselesi Hz, Peygamberin ümmiliği, yani okuyup yazması hakkında bazı ileri sürülmüştür. îlk bakışta Kur’an’da ifade edildiğine göre, Allah’tangj, len ayetleri, ancak hakkı örtmeye çalışan kafirler inkar edebilirler. Halbuijj peygambere hitaben ayette ifade edildiği üzere, Elmalılı’nın yorumuyla “sen bundan önce kitap -yani bu indirilmezden evvel- kitap okur değildi^ hala elinle yazmazsın da. O vakit, yani ümmi olmayıp da yazsa idin, hatıl peşinden giden o kafirler şüphe edebilirlerdi" (Ankebut 29/48).
Mâtürîdî’nin açıkladığına göre, peygamberin ümmi oluş hikmeti, okuma yazma bilmemekle, onlann, sen bunlan eski kitaplardan aldın; bu senin telif ettiğin bir eserdir, diyememeleridir. Böylece onlar, bunu Allah tarafın-dan getirdiğini bilmiş olurlar. (Mâtürîdî 2006; VI, 80.)
Elmalı’lıya göre, bu ayet, Hz. Peygamber’in nübüvvet öncesi hiçbir kitap okuyup yazmadığı hakkında gayet açıktır. (Yazır 1935: V, 3784)
Hz. Peygamber’in ümmi olduğu, ayetlerde açıktm: "Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve Incil’de yazılı buldukları ümmi peygambere uyarlar... Gelin Allah’a ve onun ümmi peygamberi olan elçisine inanın.." (A’raf 7/157-158). Elmalı’İl bu arada, diğer peygamberlerin ümmi olmadığını kaydeder (Yazır 1935: aynı yer).
Ümmilik, Arap milletinin özelliklerini taşıyan kimseler hakkmda kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber: “Biz yazı yazmayan ve hesap bilmeyen ümmi bir toplumuz’* buyurmuştur. Fahreddin Razi, bu sebeple Allah, peygamber “ümmi” diye vasfetmiştir, muhakkik alimler de bu durumun bir mucize olduğunu zikreder, diye kaydeder (Yazır 1935; aynı yer).
Bütün bunlar bir yana, nübüvvet sonrası Hz. Peygamberin, vahiy süresince, M. Hamidullah’ın ifadesiyle “yazıyı bir miktar tanıma imkanı içine girdiği..” mülahaza edilebilir. Yazara göre Buharideki "kendisi iyi yazmasını bilememekle beraber, yazdı ” (Buhari 64/45) hadisine dayanarak bu iddia temellendirilebilir. (Hamidullah 1991; 1, 765)
Ümmiliğin hem Arap toplumunu hem de onun bir ferdi olan Hz.Peygamben tanımladığını dikkate aldığımızda, kelimenin sadece okur-yazarlığa indirgenmiş olması yanıltıcı olabilir. Zira Arap toplumunun bir bütün olarak okur-yazar olmadığım söylemek doğru değildir. Bu durumda ümmilik, annesinden doğduğu gibi kalan, sistemli bir eğitimden geçmeyen, daha önce bir öğretmene/peygambere sahip olmayan
jjfj ve miraç mucizesi, Hz. Peygamber’e ilahi ayetlerin gösterilmesi gayesiyle olağanüstü bir seyahati ifade eder. Miraç olayının nasıl vuku bulduğu l;jnusunda, yani keyfiyetinde ihtilaf vardır. Sadece rüyada ruhen mi, yoksa jyh ve bedenle beraber uyanıkken mi vuku bulduğu konusu tartışmalıdır, gusebeple bazıları da, bu hadisenin, biri uykuda diğeri uyanıkken iki defa vaki olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüş zayıf kabul edilmiştir.