istanbul beylikdüzü satılık daireler ve modern islam
evet arkadaslar sizlsere yine istanbul beylikdüzü satılık daireler diyorki OsmanlI’nın dünya sahnesine çıktığı Ateşli Silah İmparatorluklan Çağı XV.-XVIII. yüzyılların başında İslam dünyasına egemen olan düzen psikolojisi adeta tarihin donmuş olduğu izlenimini veriyordu. Oysa tarih ilerliyordu ve dönemin sonlarına doğru Osmanhlar, ilerleyen tarihin etkisini daha somut olarak hissetmeye başladılar; bir şeylerin yolunda gitmediği kanaati, yavaş yavaş yönetenlerden yönetilenlere kadar tüm toplum katmanlarınca paylaşılmaya başladı. Osmanlı sosyal felsefesinin temel kavramını oluşturan nizamın zıddı ihtilal, yozlaşma alametleri aslında çok önceleri başlamıştı. Her zirvenin aynı zamanda inişin başlangıcı olduğu düştüm uyarınca, Koçi Bey’den Ahmed Cevdet’e birçok gözlemciye göre Osmanlı daki çöküş süreci ta Kânunî’nin Altın Çağında başlıyordu (Neumann 1999- ^79)- Bunun
temelinde ise tüm Osmanlı sisteminin belkemiğini oluşturan tımar rejiminin çözülmesi yatıyordu. Daha Kânu-nî zamanında çözülmeye başlayan geleneksel sisteme ölümcül darbeyi indiren dış faktör ise Yeni Dünyanın keşfi oldu; XVI. yüzyılın sonlarına doğru Ortadoğu pazarlarını istila eden Amerikan gümüşleri, sıkı OsmanlI malî-iktisadî sisteminin çökmesine yol açınca somnlar zincirleme
Ancak gene de bu, geleneksel, çevrimsel bir tarih felsefesine dayalı OsmanlI zihniyetince yeni bir sistem arayışının gerekçesi olarak görül müyor, Koçi Bey (1985) gibi ıslahat layihacıları, daha çok Kânunî’nin altın çağına dönüşü ifade eden restorasyonu savunuyordu. Gerek yönetici, gerekse de halk katında yaşanan sıkıntılar, daha çok, dünyaya egemen, İslam kardeşliği etrafında birleşmiş, patrimonyal bir topluluğun ailevî sorunları olarak sineye çekiliyor, çok ciddi bir rahatsızlık ve galeyan sebebi oluşturmuyordu. Yöneticilerin moralini asıl bozan, İmparatorluğun gaza alanında eski performansını kaybetmesi idi. Bu süreç, 1683’teki başarısız ikinci Viyana kuşatması ile başlamıştı. 1699’da Avusturya ile yapılan Karlofça ve 1774’de Rusya ile yapılan Küçük Kaynarca antlaşmaları, adeta OsmanlI’nın kaçınılmaz ecelinin işaret taşlarını temsil ediyordu.
Bu esnada Avrupa’da mutlakıyetçi devletten ulus-devletine doğru politik modernleşme yaşanıyordu ve askerî teknolojik yenileşme hedefi, bu modernleşme sürecinin ana dinamiğini oluşturuyordu. 1648’de Westphalia Barışı ile noktalanan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) sırasında ortaya çıkan modernizasyon kavramı, aslında askerî gücün yenilenmesi {innovation) anlamına geliyordu (Tafsilat, Parker 1988). Doğmakta olan milliyetçilik çağında Avrupa devletlerinin temel amacı, birbirlerine galebe çalmak için modern ordu ve silahlara sahip olmaktı. Buna karşılık modernleşen Avrupa devletlerinin amacı, halkı modernleştirmek yerine yenileştirmek [renovation) idi. Amaç, özellikle ziraî üretimde teknolojik yenilik aracılığıyla verimliliği arttırmaktı.
Bu bakımdan arkasında farklı amaçlar yatsa da Avrupa’da olduğu gibi askerî gücün yenilenmesi hedefinin ta Genç Osman (ı6o4-ı622)’a uzanan OsmanlI modernleşme sürecinin de ana dinamiğini oluşturması doğaldı. Eski askerî güce kavuşması, İmparatorluğun toparlanması için izlenen temel hedefi oluşturuyordu. Çünkü İmparatorluğun kaderi, hem maddî, hem manevî anlamda varlık sebebini oluşturan gazada başarıya bağlıydı. Tımar rejiminin siyasî, İktisadî, sosyal ve kültürel boyutlarıyla tüm düzenin eksenini oluşturduğu bir İmparatorlukta askerî perfor» mans, deyim yerindeyse buzdağının ucunu temsil ediyordu. Bu yüzdert XIX. asırda da Osmanlı modernleşmesinin çekirdeğini ve itici gücünü oluşturan askerî modernleşmenin, tedricen orduya, idareye, mâliyeye kültür ve günlük hayata
Gelenekse] Müslüman zihniyeünce askerî
n, mutlak inanç üstünlüğünün teyidi sayılıyordu Ancak lümanları, modern çağda askerî üstünlüğün siyasî üstünlen'' değil, aslında kapitalizm ve teknikalizmin sojyucu olduğunu gözdent'^' nvorlardı. Batı’da kanitalizm. bir anlamda “cavac
rıyorlardı. Batı’da kapitalizm, bir anlamda “savaş makinesi" olarak işle' cek ulus-devletinin finansmanını sağlamak, savaşı rasyonalize etniet üzere gelişmişti. Oysa antik Yunan veya Çin gibi kapitalizme kökten ya bancı bir zihniyetin yön verdiği Osmanh liderliğinin askerî modernleş, meye bu perspektiften bakması ve dolayısıyla Batılı askerî güçle başa çıkması mümkün değildi.
XVIII. yüzyılın sonlarına doğru resmen III. Selim’in Nizam-ı Cedit devrinde başlayan konjonktüre! reform hareketlerine daha çok geleneksel mutlak üstünlük zihniyetine dayalı restorasyon eğilimi yön verdi. Bu süreçte, istanbul beylikdüzü satılık daireler yaşanan sorunların dış etkenlerden ziyade, öz kusur ve eksiklerden kaynaklandığı, târz-7 K<?/a usûl-i kadîm olarak adlandırılan asıl modelden sapma sonucu ortaya çıkan arızaların özünde restorasyonla telafi edilebileceği anlayışı geçerli oldu. Islahatnamelerde, Batı da Nevvtondan sonra gelişen mekanistik dünyagörüşü uyarınca kurumsal bir siyasî düzenleme yerine, geleneksel, Platonik dünyagörüşüne dayanan iyi hükümdar” anlayışı uyarınca (Mardin 1992: 294-5), yönetimin kalitesi için hükümdarların kişisel kalitesinin önemi vurgulanmıştır. Bu, gerçek anlamda kummsal değişikliklerin gerçekleştirildiği bir dönemden ziyade, sonraki yoğun değişim dönemine hazırlık sürecini oluşturmuştur.
Tarihin ağır aktığı zamanlarda yüz yıl, uzun bir dönemin belki de önemsiz bir zaman dilimini oluşturur. Ancak bu çalışmanın kapsadığı, tarihin oldukça hızlandığı yüz yıllık (1839-1939) zaman kesiti, analiz kolaylığı bakımından çeşitli devirlere ayrılabilir. Arkaplanından başlanırsa Nizam-ı Cedit (1789-1807), Tanzimat (Âlî Paşa’nın ölüm tarihi itibariyle 1839-1871 veya genel olarak, 1839-1876), İstibdat veya Abdülhamid (1878-1908), II. Meşrutiyet (1908-1920) ve Cumhuriyet (1923-) devirleri. Aydınlar kuşağı açısından ise şöyle bir dönemlendirme yapılabilir; Tanzimatçılar (1830-1860), Yeni OsmanlIlar (1860-1890), Genç Türkler (1890-1920), Kemalistler (1920-1950) kuşaklan. Bir bütün olarak Tanzimat Türk modernleşme tarihinin dönüm noktası olarak görülebilir. Ancak daha yakından bakıldığında esas devrimci yeniliklerin gerçekleştiği Tan zirmt. Islahat Fermanı ile Kânun-ı Esâsî arasındaki 1856-1876 döne ' 1 sınırlandırılabilir. Tanzimat'ın, Gülhane Hattı’nın ilanıvG 1-